Zaman Felsefesi: Zamanın Oku – Dan Peterson

Deneyimlerimize göre bazı olay dizileri her zaman aynı sırayla gerçekleşir. Zamanın oku, bu bağlamda geçmiş ile geleceği ayırmamızı sağlayan temel kavramdır. Bu yazıda filozofların zamanın okunu açıklama girişimleri ele alınmakta; doğa yasaları, evrenin başlangıç koşulları ve uzay-zamanın yapısı olmak üzere üç farklı yaklaşım incelenmektedir.

11 dk. okuma süresi

Makro İktisadi Düşünce Tarihi II: Klasik İktisat – Eren Kadı

Dolayısıyla bu konu ile uğraşırken akıllara şu soru gelir: O zaman değer nerede oluşur? Klasik ekonominin en temel amacı da bu soruya nesnel bir değer ölçütüyle cevap üretebilmek ve bu değer ölçütünü Newton’ın fizik yasalarına benzer şekilde toplumu ve malların mübadelesini organize eden uzun vadeli kuvvetlerin açıklanmasında kullanmaktır. Bu doğrultuda geliştirilen emek-değer teorisi, bir malın değerini üretiminde harcanan emek miktarıyla ilişkilendirir. Emek-değer teorisi, Adam Smith tarafından uygarlık öncesi (ilkel) toplumlarda bir ürünün değerini tespit etmek amacıyla ortaya konmuştur. Buna göre, bir geyiği avlamanın dört saat, bir tavşanı avlamanın bir saat sürdüğü varsayımı altında, bir geyiğin dört tavşanla mübadele edilmesi gerekir.

19 dk. okuma süresi

Makro İktisadi Düşünce Tarihine Giriş I – Eren Kadı

Peki klasiklerin temel görüşleri böyleyse, klasik ekol nasıl tarihe karıştı? 19. yüzyıla kadar klasik iktisat, hâkim iktisadi paradigmaydı; marjinal fayda kavramı bulunmuş olmasına rağmen klasik iktisatçılar bu kavramı analizlerine dahil etmemişti. Klasik iktisadın çöküp yerine neo-klasiklerin yükselişinin birkaç önemli sebebi vardır: Bunlardan ilki, karmaşıklaşan sanayi toplumunun daha nicel ve mikro olarak güçlü bir analize ihtiyaç duymasıydı. İkinci neden ise hepimizin bildiği bir isim olan Karl Marx’ın geliştirdiği eleştirilerdir.

31 dk. okuma süresi

Adalet Eşitsizliğe Ne Kadar Dayanır? – Ali Yüceer

Cumhuriyetçi bir bakış açısıyla Pettit, toplumsal adaletin temeli olarak bir özgürlük çerçevesi kurar. Özgürlüğü, müdahalesizlik değil tahakkümsüzlük olarak sunar. Pettit için tahakküm, “potansiyel” unsurunu dikkate aldığı için müdahaleden daha kapsayıcıdır. Tahakkümü, “seçimlerinizi yaparken başkalarının [keyfi] iradesine tabi olmak” olarak tanımlar. Ona göre bir seçimdeki özgürlük, sadece tahakkümün yokluğunu gerektirir. Pettit’in argümanını üzerine inşa ettiği bu varsayım, tahakkümü ortadan kaldırmada başarısız olan önceki iki yaklaşımla doğrudan çelişir. Rawlsçu bir toplum örneğinde, Fark İlkesi’nin getirdiği kısıtlamalar müdahalenin önlenmesini sağlayabilir; ancak bunlar tek başına, daha iyi durumda olanların daha kötü durumda olanlar üzerinde tahakküm kurma konusundaki keyfi kapasitesini ortadan kaldırmaya yetmez. Aradaki fark, incelenen önceki teorilerde görüldüğü üzere liberal anlayışa göre, kişilerarası güç asimetrilerinin kendi başlarına itiraz edilebilir olmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, Pettit’in çerçevesinin sistem içinde ortaya çıkabilecek eşitsizliklere daha büyük kısıtlamalar getirdiği sonucuna varmak makuldür.

18 dk. okuma süresi

Tractatus Logico-Philosophicus’un Türkçe Çevirileri Üzerine Filolojik-Felsefi Bir Karşılaştırma – Tolunay Çağım Çağatay

Çeviri sadece dilsel değil aynı zamanda metafiziksel veya ontolojik içerimlere sahiptir. Bir önerme ‘A’ olarak değil de ‘B’ olarak çevrildiğinde, farklı içerimler ve konnotasyonların uyanması kaçınılmazdır. Bununla birlikte daha ‘iyi’ veya daha ‘kötü’ çeviri, prensipte mümkün değildir.

30 dk. okuma süresi

Sosyalistlerin Neden Bir Ahlak Teorisine İhtiyaçları Var? – Nick French

Sosyalizm için örgütleniriz çünkü bunun işçilerin bir sınıf olarak uzun vadeli çıkarlarını ilerletmenin hem etkili hem de ahlaki açıdan en doğru yolu olduğuna inanırız. Bu nedenle sosyalistler dünya vizyonumuzu sistematik ve titiz bir şekilde bu temelde savunmalıdır. Bir ahlak teorisine duyduğumuz ihtiyaç buradan kaynaklanır. G. A. Cohen, John Roemer ve Nicholas Vrousalis gibi analitik Marksistlerin çalışmaları, bunun nasıl yapılabileceğine dair örnekler sunar.

6 dk. okuma süresi

İnsan Bencil Olmayan Bir Karar Verebilir Mi? – Ali Yüceer

Savım odur ki; böylesi bir kendini feda etme eylemi, aslında öznenin refahını geri dönülemez şekilde ağır bir yıkıma uğrayacağı bir geleceği bertaraf etme çabasıdır. Bu kaçınma, benliğin tamamen terk edilmesi yoluyla gerçekleşir. Bu yaklaşımın beni, ölümden daha zor bir yaşamın mümkün olduğu yönündeki iddialı bir pozisyona taşıdığının farkındayım. Bu görüşün tutarlılığını test etmek için düşünce deneyimizin her iki versiyonunu kıyaslayalım: İlk senaryoda baba, kendini feda ederek ölür; dolayısıyla kendiliğini yitirir ve o benliğe bağlı refahı terk eder. İkinci senaryoda ise baba hayatta kalmayı seçer; ancak çocuklarının ölümüne tanık olur ve eylemsizliğinin yarattığı suçluluk ve ahlaki uyumsuzlukla yaşamına devam eder.

15 dk. okuma süresi

The Ring ve The Ring Two: Sinemanın Ölümü – Hasan Cem Çal

Ölümü görerek öleni görenin, yani seyircinin gördüğü ölüm esasında tek bir ölümdür: Sinemanın ölümü. Kendini yakan bir kitap veya kendi melodisini çözen bir müzik gibi, kendi ölümünü ilan eden bir film. Sinemanın ölümünü anlatısallaştıran, dolaylayan bir tanesi.

9 dk. okuma süresi

Kaplumbağa Aşil’e Ne Söyledi? – Lewis Carroll

Aşil hâlâ pes etmeden, Kaplumbağa’nın sırtında oturuyordu ve neredeyse tamamen dolmuş gibi görünen not defterine bir şeyler yazıyordu. Kaplumbağa diyordu ki, “Son adımı da yazdın mı? Kaçırmadıysam bu adımla birlikte bin bir oldu. Birkaç milyon adım daha var gelecek olan.”

10 dk. okuma süresi

Kantian Lens on Everything Everywhere All at Once: This is Our Life – Sude Kılıç

What makes experience uniquely human, what keeps it within the boundaries of the phenomenal world, is the structuring of space and time. These necessary, perpetual and a priori structures are what make the only realm we can inhabit possible for us. Evelyn’s life, every fragment to which she is bound through her finite and linear perception, gestures toward Kant’s domain of the experienceable realm. It is within this realm, limited though it may be, that the experience can emerge at all.

9 dk. okuma süresi

Felsefenin Doğası – Graham Priest

Felsefenin öz-düşünümsel doğasının felsefenin belli başlı bazı özelliklerini açıkladığını görüyoruz: özel bir yönteme ve varsayımlara sahip olmamasını, yaratıcılığını, eleştirel doğasını ve tarihsel verimliliğini. Böylelikle öz-düşünümselliği felsefenin temel bir niteliği olarak ele almak da pek makul görünüyor. Bu, felsefeyi öz-düşünümsel araştırma alanı olarak tanımlamayı da haklı çıkarıyor.

26 dk. okuma süresi

Babil Kitaplığı, π ve Sonsuz Maymunlar – Sedat Güven

Bir çemberin çevresinin çapına oranı gibi basit bir geometrik ilişkinin kuyruğunda evrenin tüm tarihi kodlanmış hâlde duruyorsa; bu, insan zihninin büyük bir kibirle “niyetli yaratım” sandığı eylemin, aslında bu devasa sayısal gürültü içinde doğru koordinatlara denk düşmekten ibaret olabileceği gerçeğini yüzümüze çarpar.

28 dk. okuma süresi

The Shining: Beyin ve Labirent – Hasan Cem Çal

Film bir gizem olarak, içinden çıkılmaz bir şekilde biter; labirenti zamansallaştırır. The Shining bir labirent-filmse, işte yalnızca bu anlamda öyledir: En nihayetinde onun da içinden çıkılamadığından, bir sonu olmadığından. Sonu başı olan değil, sonu olmayan bir film olarak The Shining.

12 dk. okuma süresi