Çevre Sorunlarını Anlamak İçin Neden Sosyal Teoriye İhtiyacımız Var? – Onur Özkan
Çevre sorunları, tek başına biyofiziksel bozulmalar anlamına gelmez. Bu sebeple sadece doğa bilimlerinin konusu olarak ele alınamaz. Sorunların ortaya çıkış nedenlerine bakıldığında, bunun toplumsal olarak üretilen bir mesele olduğu anlaşılabilir. Bu ise toplumsal sistemi anlamak ve bu sistemin doğayla kurduğu ilişkiyi nasıl kurguladığını irdelemek anlamına gelir. Bu yazıda, bunu üç aşamada anlatmak istiyorum. Birincisi, modernitenin altyapısını meydana getiren süreçte toplum-doğa ilişkisinin nasıl kurgulandığını anlamak. İkincisi, bu modern kurgu ile birlikte ve onun üzerine inşa edilen içinde yaşadığımız toplumsal sistem olarak kapitalizmin -doğa için- nasıl işlediğini ve çevre sorunlarının ortaya çıkışındaki rolünü anlamak. Üçüncü ve son olarak ise toplumsal sistemin kendi işleyiş biçimi içinde, çevresel krize önlem amaçlı çözüm anahtarlarının genel mantığını ve sınırlarını değerlendirmek.
I. Modernitenin Altyapısını Meydana Getiren Süreçte Toplum – Doğa İlişkisini Anlamak
17. yüzyıla dayanan Aydınlanma düşüncesini, modernitenin altyapısını meydana getiren bir süreç olarak ele almak mümkündür (Cevizci, 2017). Bu dönem, kartezyen ikici (düalist) felsefenin de etkisiyle modern teknokratik sınırlar içerisinde, mekanik ve fiziksel bilim ile aklın eleştirel boyutu arasında kalıcı bir ayrışmaya yol açmıştır (Foster & Burkett, 2023). Dünyayı anlamada Descartes’ın zihin-beden ikiciliğinden köklerini alan, birbirine zıt ikiliklerin hayatın her alanına yayıldığı ontolojik bir tutum yaygınlaşmıştır. Böylece erkek-kadın, kent-kır, ekonomi-ekoloji ve toplum-doğa gibi ikicilikler ve kavramlar arasındaki zıtlıklar üzerinden kurulan kurgu, hayatın her alanına yayılır. Bu ikicilik penceresinden ortaya konan yaklaşımlarda, kavramlar arasında kurulan hiyerarşik ilişki, modern dünyanın temel yıkıcılığını oluşturur (Özberk, 2016). Modern düşüncenin hümanizm ve rasyonalizm ile şekillenen ilerlemeci ve kalkınmacı toplum inşasında doğanın uğradığı yıkım, doğal varlıkların bu ikici yapılanmada hiyerarşik olarak alt katmanda yer almasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir (Özkan, 2026: 32).[1] Bu ikici anlayışla artık bilginin amacı, doğayı anlamaya çalışmak ve kişinin aydınlanmasını sağlamak değil; Francis Bacon’ın ileri sürdüğü gibi bir güç olarak bilgiyi kullanarak doğaya hâkim olmak ve iktidar elde etmektir[2]. Doğa artık büyüsünden arındırılmış; mekanik bir saat halini almıştır. Doğa içinde yaşanılan yer olmaktan ziyade üretim yapılan yer; hammadde ve kaynak sağlayan ve metalaştırılabilen bir alan görülmeye başlanmıştır.
II. Kapitalizm Doğa İçin Nasıl İşler?
İnsanlığın bilinen ilk destansı anlatılarından olan Gılgamış Destanı’ndaki kentli bir imge olarak Gılgamış ve kıra ait olan Enkidu dikotomisinde dahi toplum ve doğa çatışmasına dair önemli izler bulunur; ancak içinde yaşadığımız çağı John Bellamy Foster ve Fred Magdoff (2014: 12) şu şekilde ayırır: “Bugün çok daha fazlamızın, çok daha ciddi boyutlu bir tahribatı, çok daha hızlı bir biçimde yaratabilecek bir teknolojimiz ve sınır tanımayan bir ekonomik sistemimiz var.”. Yine aynı şekilde Barry Commoner (1992: ix) “Eğer çevre kirlenmiş ve ekonomi kötü bir durumda ise her ikisine de sebep olan virüs üretim sisteminde bulunabilir.”diyerek ekolojik krizin kökenlerini ekonomi politikte arar.
O halde başlıca soruyu sorduğumuzda yanıt bizi gerçekten kapitalizmin temel işleyiş yasasına götürür: Neden? Doğal dünyanın yıkımı neden gerçekleşiyor?
Kapitalist sistem, neoklasik iktisadın betimlediği sınırsız (!) insan ihtiyaçlarını karşılayan basit bir sistemden ziyade temelde sermaye birikimi saplantısına dayanan bir üretim tarzıdır. Kapitalizmin itici gücü, sürekli olarak daha fazla kâr ve birikim yaratabilmek adına yeni sermaye alanları üretmek ve bunu sağlayacak rekabeti gerçekleştirmektir. Bu da sermayenin sürekli olarak katlanarak büyümesi anlamına gelir.
Kapitalist üretim, belirli ihtiyaçların karşılanmasıyla sona eren bir süreç değildir. Temel ihtiyaçları karşılamaktan öte yeni arzular yaratır ve bu arzuları satış, pazarlama ve reklamcılık aracılığıyla bir ihtiyaç gibi hissettirir; ürettiklerini de planlı olarak eskir hale getirir. Her şeyi ve herkesi metalaştırır, sermaye döngüsüne dâhil eder. Parayı daha fazla para kazanmak için kullanır. Bu nedenle kapitalizmin temel mantığı, kullanım değerinin ve ihtiyacın belirli olduğu M-P-M (Meta-Para-Meta) dolaşımından farklı olarak, P-M-P’ (Para-Meta-Daha Fazla Para) biçiminde işler. İlkinde para, ihtiyaç duyulan bir metaya ulaşmanın aracıyken; ikincisinde meta üretimi ve dolaşımı, başlangıçtaki paranın daha büyük bir para miktarına dönüştürülmesinin aracıdır. Üstelik süreç P’ (Daha Fazla Para) noktasında sona ermez. Elde edilen genişlemiş sermaye yeniden üretime sokularak P’-M-P’’ (Daha Fazla Para-Meta-Daha Daha Fazla Para), ardından P’’-M-P’’’ (Daha Daha Fazla Para-Meta- Daha Daha Daha Fazla Para) biçiminde devam eder. Böylece sermayenin büyümesi, bir sonraki üretim döngüsünün başlangıç koşulunu oluşturur. Sermayenin artması demek, üretimin artması demektir. Sermaye bu şekilde anlaşıldığında, kendiliğinden genişleyen bir değerdir. Dolayısıyla kapitalizm, genişlemenin önünde bir sınır tanımaz. Bu düzen içerisinde kârın, zenginleşmenin ve tüketimin “yeterli” olarak nitelendirilebileceği bir miktarı yoktur. Bu demektir ki çevre, insanların diğer canlı türleriyle beraber yaşamasını gerektiren doğal sınırlara sahip bir mekân değil, büyüyen bir ekonomik genişleme sürecinde sömürülecek bir âlemdir (Foster&Magdoff, 2014: 51). Doğal çevre, kapitalizmin el üstünde tuttuğu bir şey değil, kâr etmenin ve daha da fazla sermaye birikiminin bir aracıdır. Bu sistemin özü de pazar ilişkilerinden öte sömürüye dayanır. Kısacası ekolojik yıkım; üretim, bölüşüm ve dağıtım sistemlerinin üzerine inşa edilmiştir. Şirketler ve hükümetler, daha fazla büyümeyi zorladıkça ve kolaylıkla sömürülebilen kaynaklar tükendikçe, artan ölçülerde ekolojik bir yıkım kaçınılmazdır (Foster&Magdoff, 2014: 95). Topluluklar, ortak ya da topluluğa dair çıkarlar doğrultusunda düzenlenirken şirketler, herkesin herkesle rekabet halinde olduğu Hobbesvari bir işleyişe tabidir. Tek gaye, kısa vadede kârların maksimizasyonudur.
Kapitalizmin itici güçleri kâr maksimizasyonu, rekabet ve büyüme ekseninde çevre tahribatının nihai hâli, pek çok yıkımı içerir ve iklim değişikliği bunlardan yalnızca biridir. Ortada sonsuza dek genişleyen sermaye birikimine göre ayarlanmış bu sistemden doğan sayısız, birbirleri ile bağlantılı ve büyüyen ekolojik sorunlar mevcuttur. Çevre tahribatının kökeninde, kapitalizmin sermaye birikim mantığı vardır. Sürekli büyüme zorunluluğu, sınırları olan gezegenimizde yapısal olarak sürdürülemezdir. Kapitalizm, toplum ile doğa arasındaki döngüselliği kırar. Doğadan koparılan varlıklar, üretim ve tüketim süreçlerinden geçtikten sonra çoğu zaman doğaya aynı biçimde geri dönemez ve farklı bir yerde bir atık halini alır. Böylece doğada olmayan ‘’atık’’ kavramı da üretilir. Bu döngü kopukluğu ise ekolojik Marksist literatürde “metabolik yarık” olarak adlandırılır (Foster & Burkett, 2023).
III. Sistemin Kendi İçinden Çıkan Çözüm (!)
Özellikle 1970’li yıllar kapitalizm için ikiz kriz yılları olmuştur. Bir taraftan kitlesel üretim ve tüketimde verimlilik artışının yavaşlaması ile gelen Fordizm’in krizi, diğer yandan kapitalist büyümenin yol açtığı çevre sorunlarının artık yok sayılamayacak düzeyde göz önünde olduğu bir çevre krizi. 1962 yılında Rachel Carson’ın Sessiz Bahar kitabının yayımlanması, tarımda yoğun olarak kullanılan DDT’nin (diklorodifeniltrikloroetan) zararlı olarak nitelendirilen böceklerle birlikte kuş popülasyonları üzerindeki etkilerini de ortaya koyarak çevre sorunlarının görünürlüğünü artırmıştır. Carson’ın anlatısında baharın artık kuş cıvıltıları ile değil; sessizlikle karşılanacağı çarpıcı bir biçimde ifade edilir. Aynı zamanda bunun insan sağlığına etkilerini de ortaya koyar. Onu takip eden on yılda 1972 tarihli Roma Kulübü tarafından hazırlanan Büyümenin Sınırları Raporu ile artık çevre krizi açık ve çarpıcı bir şekilde ekonomik meselelerin konusu haline getirilmişti. Sorun çok açıktı ve artık şirketler ve hükümetler bunu görmezden gelemezdi.
Böylece 1972 yılında Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevresi Konferansı (Stockholm Konferansı) ile çevre, hükümetlerin ve şirketlerin düzenlediği bir politika alanı haline gelmeye başladı. Beraberinde düzinelerce toplantı, konferans, sözleşmeler, iklim rejimleri, enerji rejimleri, gıda rejimleri kuruldu, bozuldu, yeniden kuruldu… Bu toplantılarla birlikte bazı kavramlar, sokakta yürürken dahi her an karşılaştığımız kavramlar haline geldi. Bunlardan başlıcaları sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınmaydı. Bugünlerde ise yeşil mutabakat (green new deal) ve yeşil dönüşüm gibi kavramlar tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
Sosyal dayanışma, ekonomik yapabilirlik ve ekolojik uyumu birlikte hedefleyen sürdürülebilir kalkınma politikaları; dünyada bir yandan yaygınlaşırken, diğer yandan kavramın yeşil kapitalizm için araçsallaştırılması çevre sorunlarının çözümünden öte ekonomi için yeni bir hareket alanına dönüşmüş olması kaçınılmaz. Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı da dahil olmak üzere bahsi geçen tüm belgelerde sürdürülebilir gelişme politikalarının toplumsal ve siyasal yönlerinden daha fazla ekonomik yönünü önceleyen ve çevreyi korumak için değil, sermayenin kendisini dönüştürmek için politika değişikliklerini ele aldığını söylemek mümkündür. Nitekim belgelerin tümünde rekabetçi ekonomi sık sık vurgulanmaktadır.
Bugüne kadar çevresel yıkım ile çevre hakkını ve bu bağlamda insan hakkını ihlal eden şirketlerin, AB Yeşil Mutabakat ve onun etkisi ile oluşturulmuş belgelerin hedeflediği yeşil dönüşüm ile çevre sorununa çözüm oluşturma ve sürdürülebilir gelişmenin sağlanmasına katkıda bulunmaları oldukça çelişkili görünmektedir. Üstelik ikinci başlıkta tartışıldığı üzere kapitalizmin temel işleyiş yasasının çevre krizinin asıl kaynağı olduğu göz ardı edilmektedir. Mevcut ekonomik sistemi onararak sorunların çözüleceği ütopyası, çoğunlukla ileri teknolojiye dayalı yüksek riskli teknolojiler veya düşük teknolojileri içeren çözüm arayışlarıyla birlikte sunulmaktadır. Teknoloji, her şeyi mümkün kılan bir kurtarıcı gibi ele alınmaktadır. Kapitalist sistemde; teknoloji, sürekli kârı, birikimi ve ekonomik büyümeyi artırmaya yönelik kullanılmaktadır. Kapitalizmin tarihi; fosil yakıta bağımlılık, toksik sentetik kimyasallar, nükleer enerji, büyük barajlar gibi çevre açısından en yıkıcı teknolojileri teşvik etmenin tarihidir. Bu toplumsal ilişki biçiminde yıkımı engelleyebilecek teknolojiden ziyade bunu hızlandıran teknoloji ve pazarlar gelişir. Bu nedenle çevre sorunlarını anlamak ve insanın, doğanın ve emeğin çıkarlarını savunan çözüm arayışlarını değerlendirmek ancak üretim, tüketim ve sermaye birikiminin toprak, su, hava ve gıdayla kurduğu ilişkinin üzerine yeniden düşünmekle mümkündür.
Yararlanılan Kaynaklar
Anonim. (2019). Gılgamış Destanı. (S. Bir, Çev.) İstanbul: Remzi Kitabevi.
Cevizci, A. (2017). Aydınlanma Felsefesi. İstanbul: Say Yayınları.
Commoner. (1992). Making Peace with the Planet. New York: New York Press
Çoban, A.(2022). İklim Krizi Nasıl Çözülür. İstanbul: Ceylan Yayınları
Foster, J., & Burkett, P. (2023). Marx ve Yeryüzü: Bir Anti-Eleştiri. İstanbul: Ceylan Kitap.
Foster, J., & Magdoff, F. (2014). Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler. İstanbul: Patika Kitap.
Özberk, N. (2016). Doğa, İktidar ve Direniş: Ahmetler, Güçlüköy ve Gençler Köyleri Örneğinde . Malatya: İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayımlanmamış doktora tezi.
Özkan, O. (2026). Bataklığa Ağıt: Sulak Alanların Politik Ekolojisi ve Marmara Gölü’nün Kurutulması. Ankara: İdealkent Yayınları
Plumwood, V. (2020). Feminizm ve Doğaya Hükmetmek. İstanbul: Metis Yayınları.
Yazar Biyografisi
Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde doktora öğrencisi olan Onur Özkan, çalışmalarını çevre politikaları ve politik ekoloji alanında sürdürmektedir. Marmara Gölü’nün kurutulması üzerine hazırladığı yüksek lisans tezinde, sulak alanların politik ve ekolojik dönüşümünü incelemiştir.
[1] Ekofeminist Val Plumwood’a göre, her ikilik ayrımcı ikiciliğe sebep olmaz; ikicilikten bahsedilmesi için ayrımlar arasında hiyerarşik bir ilişki ve dayatma yaratan bir tahakküm olması gerekir (Plumwood, 2020).
[2] Bu düşünce önemli. Çünkü bugüne kadar bilgi, bilim ve teknoloji daima bir kurtarıcı olarak görülmüş, sorunlara temel çözüm kaynağı olarak sunulmuştur. Günümüzde de teknoloji, kapitalizme hizmet eden ve sorunu asıl üreten unsur olarak görülmek yerine her sorunu çözebilecek teknomerkezci görüşün merkezini oluşturmaya devam ediyor.



