Metafizik ve Ontolojiye Giriş I – Burak Öztürk
Metafizik
Metafizik, genel kanının aksine meta-felsefe veya meta-dil gibi kavramlara benzer şekilde “fizik-üstü” veya “fizik-ötesi” anlamlarına gelmez. Metafizik kelimesi Aristoteles’in 14 kitaptan oluşan yapıtı Metafizik‘ten gelir. Öte yandan, Aristoteles bu kelimeyi hiç kullanmamıştır da. Aristoteles metafizik kelimesi yerine “ilk felsefe”, “ilk bilim”, “bilgelik” ve “teoloji” gibi kavramları kullanmıştı. Aristoteles’in Fizik eserinden sonra okunmasına salık verilen bu yapıta Metafizik adı (ta meta ta physika) muhtemelen Rodoslu Andronikos tarafından verilmişti. Dolayısıyla eser, Aristoteles çalışacak öğrencilerin önce Fizik eserini sonra Metafizik eserini okumaları gerektiğine binaen Metafizik olarak adlandırılmıştı. Yani ilk hâliyle metafizik kelimesi, “fizikten sonra” anlamına gelir. Tabii bu bağlamda metafiziğin Antik ve Orta Çağ’daki anlamlarının modern felsefedekinden farklı olduğunu ve bu nedenle de metafizik nedir sorusuna metafizik tarihiyle cevap vermenin daha doğru olacağı da açıktır. Zira özellikle Kant’ın Kritik’inden itibaren ve onun etkilerine binaen 20. yüzyılda Wittgenstein sonrası Carnap-Quine düzleminde metafiziğe yaklaşım farklı dönüşümler geçirmiş ve Quine’dan sonra tekrar (doğa bilimlerinin son derece boyunduruğu altında olmak kaydıyla) “canlanmıştır” denilebilir. Fakat bu ilk metin daha temel olarak metafizik ve ontolojinin ilgilendiği meselelere basitçe değinecek ve örnekler sunacaktır.
Antik ve Orta Çağ’da metafizik şu üç şeyle ilgilenen bir bilimdi: “varlık olarak varlık [being qua being]”, “şeylerin ilk nedenleri”, ve “değişime tabi olmayan şeyler”. Varlık olarak varlık ile kastedilen temelde şudur, mesela kimya varlıkların kimyasal özellikleriyle, fizik yalnızca fiziksel veçheleriyle ilgilenirken metafizik varlığın varlık oluşuyla ilgilenen bilim dalıdır. Örneğin biz var olanları niteliklerine göre tanımlıyoruz fakat var olanlar acaba bu niteliklerden mülhem midirler? Örneğin şu önümde görmüş olduğum masayı kahverengi oluşu, belli bir ağırlığa sahip oluşuyla tanımlıyorum ve yalnızca ama yalnızca bu masa olarak bu varlığı duyumsayabildiğim niteliklerine göre isimlendiriyor ve tanıyorum. Bu noktada biri bize şöyle söyleyebilir: “Sen aslında masayı değil masanın senin duyumsayabildiğin niteliklerini biliyorsun”. Öyleyse, varlığı varlık olarak inceleme hedefi güden metafizik varlığı yalnızca duyumsanabilen veçhelerinin ötesinde ele almayı amaçlayacaktır.
Peki masanın duyumsadığım niteliklerinden ibaret olmadığını neden düşünürüm? Bunun bir sebebi metafiziğin (ve ontolojinin) ilgilendiği konulardan biri olan değişimle ilgilidir. Mesela rengi ele alalım, bahsettiğim kahverengi masanın rengini değiştirip onu beyaza boyadığımda onun masa oluşu değişmeyecektir. Hatta masaya dair duyumsadığım tüm bu niteliklerin değiştiğini ama masanın değişmeden masa olarak kaldığını tasavvur edebilirim. Peki, bu değişmeden kalan şey nedir öyleyse? İşte tam da bu değişimi belirtmek için niteliksel değişim [qualitative change] ve sayısal değişim [numerical change] olmak üzere bir ayrım yapıyoruz. Kahverengi masayı beyaza boyadığımda yalnızca niteliksel bir değişim yapmış oluyorum ama sayısal olarak masa aynı masa olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunları hesaba katmak bizi masanın algıladığımız niteliklerinden (rengi, sertliği, ağırlığı, kokusu vs.) ibaret olmadığını düşündürür. Çünkü bu nitelikler değiştiğinde bile masanın ‘masa oluşu’ değişmez. Öyleyse masanın kendisi bu nitelikler değilse nedir? Bu noktada bir varlık olarak masanın bahsettiğimiz tüm bu nitelikleri “kendi üzerinde toplayan/tutan şey” olduğu düşünülebilir. Nitelikleri üzerinde toplayan bu şeyi (ki buna “değişime direnen şey” diyeceğiz, kısaca töz) göremiyor ya da hissedemiyorum ama rasyonel olarak düşünebiliyorum.
Descartes Meditasyonlar‘ında bize bunu bal mumu örneğiyle son derece etkili bir şekilde açıklıyordu. Descartes’ın masasında duran bal mumu, Descartes’ın duyumsadığı belli bir renge, sertliğe, kokuya, tada sahipti. Descartes şimdi o bal mumunu şömineye yaklaştırdı ve bal mumu erimeye başladı. Eridikten sonra artık bal mumun rengi değişti, katıdan sıvıya geçti ve dolayısıyla sertliği de değişti ve artık koku da vermemeye başladı. Nitekim Descartes’ın duyumsama ile algıladığı tüm nitelikleri değişmesine rağmen Descartes bu bal mumunun hâlâ o bal mumu olduğunun bilincindeydi. Descartes bunun nasıl mümkün olduğunu sorguladı ve bu değişmeden kalan şeyin, bal mumunun tözünün, uzayda yayılma [extension] olduğuna kanaat getirdi. Ve bu tözün duyumsama yoluyla değil de ancak akıl yoluyla kavranabileceğine ikna oldu. Nitekim Descartes’ı bir rasyonalist olarak isimlendirmemiz de bu yüzdendi.
Ontoloji
Metafiziğin bir parçası olan ontoloji, varlık ile ilgilenir. Nelerin var olup nelerin var olmadığını, var olmaktan yok olmaya geçişi, parça-bütün ilişkilerini, zamanın doğasını (Zaman var mıdır?), bileşimlerin [composition] birbirleriyle olan ilişkisi gibi varlığa dair her veçheyi araştırma konusu eder. Dolayısıyla ontoloji iki basamağa sahip bir inceleme alanı olarak görülebilir: Birincisi nelerin var olduğuyla, ikincisiyse bu varolanların nitelikleri ve aralarındaki ilişkilerle ilgilenir. Fakat bu noktada önemli bir ayrıma dikkat çekmek gerek. Ontoloji, metafiziğin bir alt dalıdır. Metafiziğin büyük bir kısmını ontoloji oluştursa da metafiziğin kapsam alanı ontolojiden daha geniştir. Metafizik gerçekliğin doğasını soruştururken ontoloji, belirttiğimiz üzere neyin var olup neyin var olmadığını belirleyip, bu var olanlar arasındaki ilişkileri inceler. Bir fizik yasası olan yer çekimini örnek vermek gerekirse, bir ontolog yer çekimi hakkında şöyle diyecektir: “Fizik kanunu olan yerçekimi vardır”. Öte yandan bir metafizikçi ise şöyle diyecektir: “Dünya öyle olagelmiştir ki madde fizik kanunları tarafından yönetilir”. Başka bir deyişle metafizik, gerçekliğin temel yapısıyla ilgilenirken ontoloji şeylerin varlık statüsünü belirlemekle ilgilenir.
Ontolojinin metafiziğin geniş bir alanını oluşturduğunu söyledik. Bu noktada “Peki ontoloji dışında metafizik neyle ilgilenir?” diye sorabiliriz. İşte metafizik yalnızca varlıkların ne olduklarıyla (ve nelerin var olduklarıyla) değil aynı zamanda nasıl var olduklarıyla da ilgilenir. Metafiziğin ilgilendiği “nasıllık” iki alanda incelenebilir: Birincisi özdeşlik sürekliliği [identity over time] ve ikincisiyse olumsallık ve zorunluluktur [contingency and necessity]. Özdeşlik sürekliliğine örnek olarak en meşhur felsefe problemlerinden biri olan Theseus’un Gemisi’ni verebiliriz. Theseus’un Gemisi, n sayıda tahta parçalardan oluşmaktadır ve yolculuk boyunca tüm tahta parçaları birer birer başka tahta parçalarıyla değiştirilecektir. Öyleyse, yolculuğa devam ettiğimiz bu gemi başlangıçtaki gemiyle özdeş midir yoksa değişmiş midir? Başka bir deyişle, tüm parçaları yolculuk esnasında birer birer değiştirilmiş olan Theseus’un Gemisi, kendi özdeşliğini zaman boyunca muhafaza etmiş midir? Elbette bu soruya felsefeciler farklı yanıtlar vereceklerdir.
Olumsallık ve zorunluluk ise son derece önemli bir kavram ikilisidir ve Hume’un a priori – a posteriori ayrımıyla da doğrudan ilgilidir. Olumsallık bir şeyin zorunlu olmadan olabileceği durumlara verilen isimdir. Örneğin, bugün havanın güneşli olması olumsaldır zira güneşli de olmayabilirdi, bulutlu olabilirdi. Havanın bugün güneşli olması bir zorunluluk teşkil etmez. Ya da yukarıda örneğini verdiğimiz masanın kahverengi olması da olumsal bir durumdur. Çünkü kahverengi olmayabilirdi. Öte yandan zorunluluk a priori ifadelerde karşımıza çıkar, örneğin 7 + 5’in sonucunun 12 olması zorunlu bir ifadedir. Ya da “Tüm bekârlar evli değildir.” gibi bir önerme zorunluluk teşkil eder. Çünkü biz bu önermeleri çelişkiye düşmeden başka bir şekilde düşünemeyiz. Öyleyse, olumsal durumları a posteriori yani deneyime dayalı önermelerle karşılarken zorunlu durumları ise a priori yani analitik, deneyim öncesi önermelerle ilişkilendirdiğimiz sonucuna varırız.
Metafizik ve ontolojide dikkatimizi çeken bir diğer konu, varlığın insandan bağımsız şekilde ele alınma çabası ya da iddiasıdır. Buna, tartışmalı bir makaleden örnek verelim. 2000’li yılların başında İngiliz felsefeci Trenton Merricks, beyzbol toplarının var olmadığını savunduğu bir makale yayınladı. Merricks’in iddiasına göre beyzbol topu olarak adlandırılan nesne, atomların beyzbol topu oluşturacak şekilde bir arada bulunmasından fazlası değildi. Dolayısıyla beyzbol topu olarak adlandırdığımız nesne aslında beyzbol topu oluşturacak şekilde bir araya gelmiş atomların birlikteliğiydi. Yani hem bu atomların birlikteliğinden ibaret olan hem de bu atomlardan ayrı bir var olan olarak beyzbol topu yoktu. Eğer beyzbol topu olarak ayrı bir var olandan bahsedersek burada iki var olan ortaya çıkacaktı: hem atomların birlikteliği hem de bu atomların üzerinde, tümel bir varlıkmışçasına, beyzbol topu. Merrick bu argümanı desteklemek üzere üst-belirlenimcilik1 [overdetermination] kavramından ve Alexander’s Dictum isimli prensipten (“var olmak sebep olmaktır” şeklinde özetleyebileceğimiz, bir şeyin var olmasının o şeyin “nedensel kuvvetlere” sahip olmasını zorunlu kılan prensip) yararlanıyordu. Ayrıca burada şunun da altını çizmek gerekir ki Merricks’in bu eleyiciliği2 [eliminativism] yalnızca fiziksel nesneler için geçerlidir. Bunun sebebi çok açıktır: belirim [emergence] durumu. Bunu anlamak için şimdi salt fiziksel değil de kimyasal bir bileşim düşünelim ve Merricks’in eleyiciliğini orada da uygulayabilip uygulayamayacağımızı düşünelim. Örneğin su molekülünü ele alalım. Su molekülünü hidrojen ve oksijen atomlarına indirgeyebilir miyiz? Veya suyun var olmadığını ama yalnızca hidrojen ve oksijen atomlarının var olduğunu iddia edebilir miyiz? İndirgeyemeyeceğimiz aşikârdır çünkü iki hidrojen ve bir oksijen atomlarının meydana gelmesiyle yeni nitelikler belirir. Örneğin ıslaklık ne hidrojen atomunda ne de oksijen atomunda mevcuttur fakat bir araya geldiklerinde yeni bir nitelik olarak ıslaklık belirir. Öte yandan bunun gibi herhangi bir belirim fiziksel nesnelerde mevcut değildir. Dolayısıyla atomların bir araya gelerek fiziksel bir nesneyi oluşturması durumu söz konusu olduğunda, böyle bir nesnenin atomlarına indirgenmesi bir problem teşkil etmeyecektir. Dolayısıyla Merricks de eleyiciliğini yalnızca makro-fiziksel nesnelere uygular.
Makalenin detaylarına burada giremeyecek olsak da Merricks’in makalesi ontolojinin ne tür meselelerle ilgilendiğine dair ilginç ve tartışmalı bir örnek teşkil eder. Aynı zamanda metafizik ve ontolojinin bizi gündelik yaşamdan farklı düşünmeye ittiğini de gösterir. Örneğin dilin gündelik kullanımının felsefede problemli olması meselesi özellikle Wittgenstein’ın Tractatus‘unda önemli bir yer teşkil eder ve sonrasında Viyana Çevresi’nin ilgilendiği temel meselelerden biri hâline gelir. Dahası, nasıl ki bilim insanlarının kendi uzmanlık alanları için ayrı bir dil kullanım ve terminolojisi varsa, felsefecilerin de aynısını yapması gerektiğini Quine metafizik/ontoloji meseleleri için salık verir (1957).
Elbette hiçbirimiz gündelik hayatta beyzbol topu yerine “beyzbol-topu-şeklinde-bir-araya-gelmiş-atomlar” demek istemeyiz, bu bizim işimizi pratik yaşamda neredeyse imkânsız hâle getirirdi. Fakat metafizikçinin ya da ontoloğun farklı düşünmesi gerekir. Çünkü o, metnin başında da bahsettiğimiz gibi varlıkları olduğu gibi ele almaya çalışacaktır.
Şu da belirtilmeli ki, ontoloji son derece temel bir felsefe dalı olmasından kaynaklı olarak felsefenin diğer alanlarıyla da son derece ilişkilenir, ilişkilenmek durumunda kalır. Örneğin az önce de değindiğimiz gibi ister istemez dil felsefesiyle ilişkilenmek durumunda kalır. Bunun dışında mantık, epistemoloji ve hatta etik, metafizik ve ontolojinin ilişkilendiği, ilişkilenmek durumunda kaldığı alanlardır. Örneğin, bir fetüsün ne zaman, hangi koşullarda bir “kişi” olarak addedileceği, ontolojinin ilgilendiği bir problemdir. Bu probleme verilecek yanıt, kürtaj konusundaki etik tutumumuzu da etkileyebilir. Benzer şekilde kişi olma durumu [personhood] konusu da ontolojinin araştırma alanına girer zira yukarıda bahsettiğimiz meselelerle (identity over time) doğrudan ilişkilidir. Bir kişiyi o kişi yapan nedir? Örneğin bu soruya Locke, “psikolojik devamlılık” [psychological continuity] yanıtını vermiştir. Onun için bir kişiyi “o kişi” yapan şey, bilincinin [consciousness] aynı şekilde devam etmesidir. Yani Locke için bir kişiyi belirlemede bellek kritik rol oynar. Öyle ki, eğer aynı bedende iki farklı psikolojik devamlılık, iki farklı bilinç mümkün olsaydı (tıpkı Mr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi) bu durumda bir bedende iki farklı kişinin olabileceğini iddia eder, ne de olsa mühim olan psikolojik devamlılıktır Locke’a göre.
Bu metinde metafizik ve ontoloji arasındaki ilişkiyi temel alarak tartışmalardan örneklerle okuru bu tartışmaların bir parçası hâline getirmenin ilk adımını attık. Meselelerin fazla oluşu ve giriftliği, bizi bu yazıyı bir yazı dizisi hâline getirmeye itiyor. O yüzden bu metinde geçen bazı meselelerin daha da ayrıntılanması ve değinilmeyen diğer meselelerin de irdelenmesi dizinin ilerleyen metinlerinde gerçekleştirilecektir. Dizinin ilerleyen metinlerinde bileşim [composition], kişilik [personhood], a priori – a posteriori ayrımı, metafiziksel temellendirme, olumsallık ve zorunluluk, tikel-tümel ve örnek-örnekçe [type-token] ayrımı gibi temel meseleleri ayrıntılı şekilde incelemeye çalışacağız.
- Son derece nadir de olsa bir olayın birden fazla bağımsız sebebi olması durumudur. Örneğin kalp krizi geçirirken balkondan düşerek vefat eden bir insanı düşünelim. Böyle bir durumda sonuç (ölüm) aynı olsa da birbirinden bağımsız iki sebep vardır ve üst-belirlenimciliğin gerçekleşmesi için aynı anda ikisine de ihtiyaç yoktur; bunlardan biri, sonucun (ölümün) gerçekleşmesi için yeterlidir. Merricks bağlamında camı kıran bir beyzbol topu örnek verilir. Eğer, beyzbol topunu oluşturan atomların birlikteliğine ek olarak bir beyzbol topunun varlığı söz konusu olursa burada istemediğimiz bir üst-belirlenim durumu söz konusu olur. Çünkü Merricks, beyzbol topunu oluşturan atomlarla beyzbol topununun nedensel kuvvetlerinin [causal powers] asimetrik olduğunu söyler. ↩︎
- Eleyici materyalizm, temel maddeler lehine kompleks nesnelerin varlığını “eler”. Burada temel maddelerden kasıt, fiziksel nesneleri oluşturan en küçük yapı taşlarıdır (onlar artık güncel bilimin belirlediği her ne iseler, atomlar, kuarklar, vs.). Eleyici materyalist filozoflardan biri olan Merricks’e göre fiziksel nesneler ya da bileşimler, fiziksel olarak daha basit parçaların (atomların örneğin) bir araya gelerek oluşturduğu şeylerdir. Merricks bu kompleks fiziksel nesneleri, kendisini oluşturan basit parçalar lehine eler. Örneğin, tenis raketi yoktur da tenis raketi biçiminde bir araya gelmiş atomlar vardır. ↩︎
Kaynakça
- Mumford, Stephen, Metaphysics: A Very Short Introduction, OUP, 2012
- The Routledge Companion To Metaphysics – Edited by Robin Le Poldevin, Peter Simons, Andrew McGonigal, and Ross P. Cameron
- van Inwagen, Peter, Meghan Sullivan, and Sara Bernstein, “Metaphysics”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2023 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/sum2023/entries/metaphysics/.
- Merricks, Trenton, ‘Epiphenomenalism and Eliminativism’, Objects and Persons (Oxford, 2001; online edn, Oxford Academic, 1 Nov. 2003), https://doi.org/10.1093/0199245363.003.0003
- Locke, John, ‘ “Of Identity and Diversity”: An Essay concerning Human Understanding: Book 2, Chapter 27’, Locke on Personal Identity: Consciousness and Concernment (Princeton, NJ, 2014; online edn, Princeton Scholarship Online, 19 Oct. 2017), https://doi.org/10.23943/princeton/9780691161006.005.0001, accessed 14 Aug. 2025.
- Quine, W. V. “The Scope and Language of Science.” The British Journal for the Philosophy of Science, vol. 8, no. 29, 1957, pp. 1–17. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/685377.




