Felsefeciler, Felsefeye Düşman Olurlar mı? Kant, Nietzsche, Wittgenstein ve Rorty Üzerine — Burak Öztürk
Felsefeciler, felsefeye düşman olabilirler ya da felsefenin altını oyacak şekilde felsefe yapabilirler. Alain Badiou’nun bunun için ortaya attığı bir kavram var: Anti-Felsefe. Ben anti-felsefeciliği, felsefeyi elimine etmek üzere felsefe yapmak olarak düşünüyorum. Bir nevi felsefeyi kendi silahıyla vurmak gibi bir şey bahsettiğim. Biraz daha açıklamam gerekirse, anti-felsefecilik şuna benziyor: “Felsefe yapmayı bırakmalıyız çünkü…” ya da “Felsefe yapmamız mümkün değildir çünkü…”. Demek istediğim, bu düşünce veya argüman şablonunun kendisinin de elbette felsefi argümanlarla geldiği. Yani neden felsefe yapılamayacağına ya da yapılan şeyin neden mümkün olamayacağına dair öncül ve çıkarım dizgeleri sunuyor anti-felsefeciler de, tıpkı felsefenin altını oymayan ya da ona düşman olmayan felsefecilerin de yaptığı gibi. O yüzden, Alain Badiou’nun kullandığı anti-felsefe kavramını son derece uygun buluyorum, içinde “felsefe” kavramını da içerdiğinden. Yoksa, felsefenin karşısına başka bir şey koymuyor bu anti-felsefeci isimler; felsefeye, felsefe içinden/üzerinden saldırıyorlar. Peki haklılar mı, gelin birlikte bakalım.
Öncelikle, Badiou her ne kadar anti-felsefeci olarak üç isimden bahsetse de (bu isimler Nietzsche, Wittgenstein ve Lacan), ben bu yazıda şu dört isme odaklanacağım: Kant, Nietzsche, Wittgenstein ve Rorty. Aralarından Kant için anti-felsefeci demek pek mümkün olmasa da, özellikle Rorty üzerindeki etkisi bağlamında değinmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
İlkin en büyük anti-felsefeciyle başlayalım: Ludwig Wittgenstein (tabii erken olan, Tractatus‘taki Wittgenstein). Basitçe, Wittgenstein için dilde anlamlı olarak ifade edilebilecek şeyler o denli sınırlıdır ki felsefenin ele aldığı büyük bir alan anlamsız tarafta kalır. Şöyle de denebilir, Wittgenstein için insani olanı “anlamlı” olarak ifade etmek mümkün değildir. Burada insani olanla kastettiğim etik, estetik ve mistiktir. “Anlamlı” olarak kastettiğimse, Frege/Russell mantığına dayanan, yalnızca bu mantığa dönüştürülebilen önermelerdir. Tractatus‘taki Wittgenstein, Frege/Russell mantığından o denli etkilenmiştir ki, ona göre dünyaya dair anlamlı söylenebilecek her şey bu formel mantık sisteminde yanlış veya doğru değerlerini alabilen önermelerden mülhemdir. Demek ki Wittgenstein için Felsefe’nin büyük sorularının neredeyse hepsi bu anlamsız alanda kalır; Wittgenstein’ın çerçevesinde felsefe anlamsızlaşır. Bu hâliyle Tractatus, felsefeyi iğdiş etme manifestosundan başka bir şey değildir. Gerçekten de anti-felsefeciler arasındaki tacı erken-Wittgenstein hak eder.
Nitekim felsefeyi susturur Wittgenstein Tractatus‘un sonunda. Öyleyse felsefeden geriye ne kalır? Açıkçası, pek de fazla bir şey kalmaz. Deleuze Tractatus‘taki Wittgenstein için “O, felsefeyi suikaste kurban etti” derken pek de abartmıyordu. Zira bilgi üretmemeyi geçtim, hiçbir disiplinin kendisine ihtiyaç duymayacağı, varlığıyla yokluğunun bir olacağı bir disipline dönüştürmüş olur Wittgenstein felsefeyi. Sahiden, felsefe Tractatus‘taki gibi bir şeye dönüştürülürse, doğa bilimleri varken felsefeye niye ihtiyaç duyulsun ki? Zira dünyaya dair anlamlı bir şeyi ancak deneyimle, gözlemle söyleyebilirim ve bunu doğa bilimlerinden daha tutarlı, isabetli ve doğru yapabilecek başka hiçbir disiplin de yoktur. Ayrıca, etik, estetik ve teoloji hakkında da konuşamayacaksam, felsefeye yalnızca mantık ve lingüistik analiz kalacakmış gibi gözükür. Böyle bir felsefe üretken olmayacaktır ama (daha da kötüsü) regüle edici bile olmayacaktır. Bir zamanların temel disiplini olan ve diğer disiplinlerin kendi içinden çıktığı (meselâ doğa bilimleri de astronomi de matematik de felsefe disiplinin içinden doğmuştur) bir disiplin olan felsefe, artık diğer disiplinlere bağımlı, parazitik bir disipline dönüşecektir.
Badiou’nun tarihsel olarak işaret ettiği ilk anti-felsefeci olan Nietzsche ise biraz daha farklıdır, hem Platon’a hem de Hıristiyanlığa, yani peygambervari figürlere, rahiplere meydan okur. Nietzsche, Platoncu anlamıyla bir Hakikat’in (tamamen insandan bağımsız olarak duran, salt akılla kavranan, sabit olan bir Hakikatin) var olup olmadığının bilinemeyeceğini ve bu yüzden bu uğurda çaba göstermenin anlamsız olduğunu düşünür. Üstelik, anlamın tarihselliğine, tarih içerisinde aynı kavramın nasıl değiştiğine dikkat çekerek, sabit bir Hakikat fikrinin nasıl da öyle kolay kolay mümkün olmadığını da gözler önüne serer. Platonculuğun sabit olarak addedip kerteriz noktası olarak aldığı kavramların (bunlar meselâ “iyi”, “adalet”, “doğru” gibi kavramlardır) tarih boyunca nasıl da değişken bir zeminde ilerlediğini gösterir Nietzsche. Bunun için, Ahlakın Soykütüğü‘nde Antik Yunan’daki iyi ve kötü kavramlarıyla Hıristiyanlıktaki iyi ve kötü kavramlarının ne anlama geldiklerini karşılaştırması yeterlidir. Antik Yunan’da iyi olan soylu, üst-sınıf, eğitimli iken Hıristiyanlıkta iyi olan mazlum, ezilen olarak karşımıza çıkar. Hıristiyanlıkla birlikte iyi olan İsa’nın suretine bürünmüştür, oysa Antik Yunan’da iyi olan, aristokrattır. Öyleyse Nietzsche şunu gösterir, herhangi bir kavram, hele hele büyük anlamlar yüklenen kavramlar, hiç de değişmeden sabit kalıyor gibi gözükmezler. Nietzsche’nin deyimiyle, “ancak tarihi olmayan bir kavram, tanımlanabilirdir”. Tabii tarihsellikten bağımsız bir kavram var mı, bundan da emin değilim.
Kant’la devam edelim. Kant’ın anti-felsefeci olduğunu iddia edemem kesinlikle, fakat yine de onun için Moses Mendelssohn’un kullandığı tabir Alles Zermalmer (“her şeyi yok eden”) boşuna söylenmemiştir. Zira kimilerine göre Kant, metafiziği yerle bir etmiştir ve bununla da felsefeyi insan zihnine hapsetmiştir. Zaten Kant’ın Transandantal İdealizmi biraz da budur: İnsan zihni, deneyimi kurar; uzay-zaman, zihnimizin görü formlarıdır. Başka bir deyişle, uzay ve zaman kendinde şeyler değillerdir de insan zihninin dış dünyaya projekte ettiği formlardır; bizzat insan zihninden gelirler. Yani bize özgü, antropomorfik bir gerçeklik deneyimimiz vardır ve bundan başka deneyim çeşitleri ya da bundan başka bir gerçeklik var mı yok mu haberdar olabilecek konumda değilizdir; orası âdeta bizim için bir “karanlık bölge”dir. Bu karanlık bölge üzerine elbette spekülasyon yapabiliriz ama bu spekülasyonlar felsefeyi (daha doğrusu metafiziği) Kantçı anlamda bir bilim olmaktan men eder; öyleyse, yalnızca zihnimizin sınırları içerisinde kalmamız gerekir. Bu Kantçı zihin-sınırını daha da yalın bir şekilde ifade edecek olursam, “nesneler bizden bağımsız deneyimlenemezler”. Hatta belki daha da ileri gitmek gerekir; deneyimi bizim zihnimiz kurar/mümkün kılar. İşte Kant’ın insan zihnine çektiği sınır da tam olarak buradadır. Şöyle de denebilir, Platonculukta büyük harflerle insandan bağımsız Hakikat olarak ele alınan şey, Kant’ın kritiğiyle birlikte bilgisine asla vakıf olunamayacak “kendinde-şeylere” [Dinge an sich] dönüşür. Bu, Kant’ı anti-felsefeci yapmasa da felsefe tarihinde anti-felsefeciliğe giden yolun önünü açmaya katkıda bulunur.
Peki Kant’ın Transandantal İdealizmi’nin bu bağlamda en büyük içerimi nedir? Tabii ki de Platoncu, insandan bağımsız bir otorite figürü gibi duran, büyük harfle Hakikat fikrinin bilinebilirliğinden vazgeçmedir. Böylece insanlığı bir yükten kurtarır Kant’ın Transandantal İdealizmi âdeta, şöyle der sanki: “Bizden (yani insanlıktan) bağımsız soyut bir otorite figürü arayışına ihtiyacımız yoktur artık. Kendi zihnimizin sınırlarını kritik ederek kendi kendimizin yargıcı olmaya muktedirizdir.” Kantçı anlamıyla Aydınlanma fikri en temelde budur.
Rorty’yle devam edelim. Wittgenstein’ın Tractatus‘ta geriye bıraktığı felsefe disiplini anlayışı bize Richard Rorty’i anımsatıyor aslında. Tıpkı erken-Wittgenstein gibi bir lingüistik-idealist olan Rorty için felsefe, edebi-yazınsal bir faaliyetten başka bir şey değil. Tabii Wittgenstein’dan farklı olarak Rorty onun kadar katı değil. Şu büyük harfle Hakikat fikrinden vazgeçilirse, pek tabii bu şekilde Pragmatist bir felsefe yapılabilir ve zaten felsefe de böyle olmalıdır Rorty için. Wittgenstein içinse böyle bir felsefe “anlamsız” [unsinnig] olacaktır. Dolayısıyla denebilir ki Rorty’nin anti-felsefeciliği, hümanist bir perspektiftendir aslında. Onun için büyük harfle Felsefe, Hakikat’i arayışında insandan uzaklaştırır, insandan bağımsız olanın objektifliğine kafa yorar. Hatta böyle bir “Felsefe” anlayışı, insandan bağımsız bir Hakikat fikrinin otoritesini insana dayatır. Bu yüzden, büyük harfle Felsefe yerine büyük harfle Platonculuk da der Rorty ki salt akıl yoluyla tümellere, hakiki formlara, idealara yani insandan bağımsız Hakikatlere ulaşma gayesi güder Platonculuk da. Nitekim Platonculuk açısından felsefe bu hakikatlere ulaşma edimidir ve etik/teolojik bir düzlemdedir tam da bu yüzden. Bilgi ve erdem birbirlerinden ayrılamayacağından, felsefe yapmak da âdeta yaşamın gayesidir Platonculuğa göre. Rorty içinse Platoncu anlamda Hakikat’in peşine düşülmesi anlamsızdır çünkü insandan bağımsız bir Hakikat yoktur. Her ne olup bitiyorsa bizim aramızda, bizim dilimizde olup bitiyordur. Hâl böyleyken, her şey dilde üretilip tüketiliyorsa, insandan bağımsız Hakikat fikri de anlamsızdır ve böyle bir ideal uğruna çabalamaya da gerek yoktur. Öyleyse geriye ne kalır? Pragmatizm. Yani böyle bir düzlemde önemli olan bize, biz insanlara iyi gelenin araştırılmasıdır; hakikat ya da objektivite, bizim kendi sosyal pratiklerimizle, dilde, iletişimde, tartışmada inşa edilir çünkü. Şöyle de denebilir, evrende o kadar yalnızızdır ki her şeyi biz inşa eder, biz bozar vaziyetteyizdir. Etik bağlamda ise Rorty için felsefe, anti-otoriterciliktir, Rorty’nin deyimiyle: Pragmatism as anti-authoritarianism.
Rorty, Kant ve Aydınlanma fikri ile insanın Tanrı’nın otoritesinden kurtulduğunu söyler. Tanrı’ya inanmak için bile artık insanın rasyonel bir zemin kurmasına ihtiyaç vardır, ki nitekim Kant bu zemini de kurmuştur. Fakat Rorty daha da ileri gider ve der ki, artık ikinci bir Aydınlanma’ya ihtiyacımız var. Bu Aydınlanma ile artık yalnızca Tanrı’nın değil, insandan bağımsız bir otorite olarak Hakikat fikrinden de kurtulmamız gerekir. Böylece Rorty’nin kullandığı anlamıyla ikinci Aydınlanma, insanlığın kendi yazgısını tamamen kendi elleriyle çizeceği konjonktürü imler. Yani insanın insandan başka bir şeyi olmadığı bir tarihsel gerçekliği. Böyle bir konjonktürde etik tamamen fikirlerin çatışmasından doğar, metafiziğeyse hiç yer yoktur. Zaten insandan bağımsız Hakikat fikri reddedildiğinden ve metafizik alanının pratikte hiçbir karşılığı olmadığından, bu alana da ihtiyaç yoktur artık felsefede. Tabii ben bu iddianın doğruluğundan emin değilim ama pragmatistler bunu sahiden de savunurlar.
Saydığım felsefecileri anti-felsefeci olmaya iten ortak bir payda var bana kalırsa: Hümanizm. Felsefeye başkaldırmaları, felsefenin insanlara ya da insanlığa hak ettiğini verememiş olmalarını düşünmelerinden kaynaklı. Başka bir ifadeyle, sığınılacak tek kale felsefeymiş de ondan da eli boş dönüyormuş gibidirler. Ben bu yüzden, tüm olumsuzluğuna rağmen, anti-felsefenin de tıpkı felsefenin kendisi gibi hümanist bir damardan hareket ettiğini düşünüyorum. Felsefeye, felsefe içinden savaş açıyorsak da bu bizim için, daha iyi bir yaşamı arzuladığımız için ya da zihnimizdeki bitmek bilmeyen soruları tatmin edecek yanıtları bulabilmek için.
Yine de radikal örneklerden birinde (Wittgenstein) olduğu gibi bu anti-felsefi tutumu felsefeyi elimine etmeye kadar götürmekte haklılar mı, bundan emin değilim. Şunu fark etmek gerekiyor ki felsefeyi yok etmek, altını oymak için bile felsefe yapmamız gerekiyorsa bu, felsefeden ne yaparsak yapalım kaçamadığımızı gösteriyor. Aristoteles’in Protrepticus‘una atfedilen paradoksu anımsatıyor bu: “Felsefe yapmamız gerekiyorsa felsefe yapmalıyız; felsefe yapmamamız gerekiyorsa bunu kanıtlamak için yine felsefe yapmalıyız.”
Bu açıdan, sorduğum “haklılar mı” sorusu da anlamsızlaşmaya başlıyor. Zira anti-felsefe, felsefeyi ortadan kaldırmak bir kenara, onu sınırsızca çoğaltan ve felsefi sahayı daha da alevlendiren bir operasyon. Belki de anti-felsefecilerin felsefeye yaptığı en büyük hizmet tam olarak burada, felsefeyi kendi silahıyla vurmaya çalışırken, o silahın insan zihni için neden vazgeçilmez olduğunu bize bir kez daha kanıtlamış olmakta.




Su gibi akan süper bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık.❤️