Adalet Eşitsizliğe Ne Kadar Dayanır? – Ali Yüceer
Bu makalede, kendine özgü kavram çerçeveleri sunan John Rawls, Robert Nozick ve Philip Pettit’in adalet teorilerini yakından inceleyerek “Adalet, ekonomik eşitsizlikle ne derece uyumludur?” sorusunu eleştirel bir biçimde değerlendireceğim. Bazıları için “adil” ve “eşit” kavramlarını birbirini güçlendiren kavramlar olarak düşünmek sezgisel olsa da eşit(siz)liği ele alan bir öneri inşa etmek, söz konusu bu üç çerçevenin tamamında büyük önem taşımaktadır. Şaşırtıcı bir şekilde, bu üç teorisyen de eşitsizliğin adaletin taleplerini komple sarsmadığını savunmaktadır; ancak bu durum da kendi yaklaşımları içerisinde eşitsizliğe hangi ölçüde izin verilebileceğini kritik hale getirmektedir. Bununla birlikte yan yana değerlendirildiklerinde, her biri birbiriyle tutarlı bir cevap sunmamaktadır. Özünde, Rawlscu yaklaşım, onun iki adalet ilkesini tatmin ettiği sürece eşitsizliğe izin verirken; Nozick’in yaklaşımı, yetki teorisinden (entitlement theory) kaynaklandığı müddetçe mevcut eşitsizliğin derecesine hiçbir kısıtlama getirmediği söylenebilir. Pettit ise adaletten ziyade özgürlük üzerine bir teori sunarak eşitsizliğin ancak tahakküme (domination) yol açmadığı ölçüde izin verilebilir olduğunu vurgular.
Genel uyumluluk sorusuna kapsamlı bir yanıt oluşturmak için makalenin ilk bölümünü, bu üç teoriyi ayrı ayrı incelemeye ve ilkelerinin eşitsizlikle olan uyumunu teşhis etmeye ayırıyorum. Eş zamanlı olarak her birinde izin verilen eşitsizliğin kapsamındaki farklılıkları belirlemek için bu üç perspektifi, karşılaştırmalı bir şekilde değerlendiriyorum. Son olarak, müdahalesizlik (non-interference) yerine tahakkümsüzlük ilkesine olan bağlılığıyla pekişen ve “kendi kendini sürdürebilirlik” eleştirisine karşı en az savunmasız görünen Pettit’in yaklaşımını tercih ederek makaleyi sonlandıracağım.
Rawls’un eşitsizlik anlayışını değerlendirmek için öncelikle onun “hakkaniyet olarak adalet” (justice as fairness) anlayışını ve orijinal konumdaki (original position) hipotetik koşullardan türetilen iki temel ilkesini tanıtmalıyız. Rawls, orijinal konumu “içinde varılan temel anlaşmaların adil olmasını sağlayan uygun bir başlangıç statükosu” olarak kavramsallaştırır. Bu hipotetik etkileşimden iki adalet ilkesi doğar: Bunlardan ilki ‘’Eşit Özgürlük İlkesi’’; ikincisi ise ‘’Hakkaniyetli Fırsat Eşitliği ‘’(HFE) ve ‘’Fark’’ ilkelerinden oluşan iki katmanlı ilkedir. Rawls, “eşitlikçi bir adalet anlayışını” ifade ederek bu ilkelere, birbirini takip eden bir hiyerarşiyle bağlı kalır. Eşit Özgürlük, diğer ikisinin üzerinde önceliğe sahipken Hakkaniyetli Fırsat Eşitliği, Fark ilkesinden daha ağır basar. Bu ilkelerin öncelik sırası, Rawls’un bir eşitlikçi olarak konumunu güçlendirir ve verimlilikten ziyade hakkaniyete olan bağlılığına işaret eder. Şimdi, eşitsizlikle olan bağdaşabilirlik düzeylerini ortaya çıkarmak için bu ilkeleri inceleyeceğim.
Tanımı gereği ilk ilke, Rawls’un eşitlik varsayımının temelini oluşturması bakımından esastır. Rawls, ancak böyle bir varsayımdan sonra eşitlik durumundan belirli sapmaları gerekçelendirebilir. Bu açıdan bakıldığında, ilk adalet ilkesi eşitlikle tutarlıdır ve temel özgürlükler alanındaki her türlü eşitsizliği yasaklar. İkinci ilke ise, öncelikle “sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri belirleyen ve tesis eden yönlere” uygulandığı için yoruma daha açıktır. Rawls “servet ve gelir dağılımının eşit olmasının gerekmediğini” kabul etmekle birlikte Hakkaniyetli Fırsat Eşitliği’ne (HFE) yaptığı vurgu, onun adil olmayan ancak verimli dağıtıma kıyasla adil dağılıma öncelik verdiğini göstermektedir. Bu durum, Nozick’in yaklaşımında gözlemleyeceğimiz üzere, hakkaniyete yönelik böyle bir bağlılığın yokluğunda, ortaya çıkabilecek olası eşitsizliklere daha büyük kısıtlamalar getirir. Bununla beraber Rawls, Hakkaniyetli Fırsat Eşitliği’nin ailevi ve sosyal koşullara bağlı olması nedeniyle ancak kusurlu bir şekilde uygulanabileceğini de kabul eder. Sonuç olarak, Rawls’un HFE ilkesi, “yetenekleri aynı düzeyde olan ve onları kullanmaya aynı isteği duyanların, sosyal sistemdeki başlangıç konumlarından bağımsız olarak aynı başarı beklentilerine sahip olmalarını” sağlamaya yönelik eşitlikçi bir çaba olarak algılanabilir. Buraya kadar olan kısım, söz konusu ilkenin büyük ölçüde eşitsizlikle bağdaşmadığını göstermektedir.
Rawls’ın eşitsizliğe dair temel endişelerinden biri, doğal yeteneklerin keyfi dağılımıdır. Bu yetenekleri etkisizleştirme çabalarının yetersiz kalacağını kabul eden Rawls, bir düzenleme yöntemi olarak Fark İlkesi’nin (Difference Principle) uygulanmasını önerir. Bu “hak edilmemiş” doğal eşitsizliklerin, ahlaki bir ağırlık taşıdığını kabul etmez. Bunun yerine Fark İlkesi’nin uygulanması yoluyla “doğal yeteneklerin dağılımını bazı açılardan ortak bir varlık olarak” kurgular. Bu önerme üzerine Rawls, temel yapıyı “doğal varlıkların dağılımındaki keyfi konumu ya da toplumdaki başlangıç konumundan dolayı karşılığında telafi edici avantajlar vermeden veya almadan hiç kimsenin kazanç sağlamayacağı ya da kaybetmeyeceği” bir şekilde inşa eder. O halde, en az avantajlı olanların elde ettiği faydalar, onun sosyal düzeni içindeki eşitsizliklerin gerekçelendirilmesi için bir mihenk taşıdır. Bu eşitsizlikler, en az avantajlı olanın yararına hizmet ettiği sürece Rawls’un talepleriyle uyumlu kalır.
Sezgisel olarak, “en az avantajlı olan yararlandığı sürece” kriteri suistimale açık bulunabilir. Böyle bir kriter, daha iyi durumda olanların elde ettiği faydanın miktarını doğrudan düzenlemez; bu da niyetlenilenden daha büyük ekonomik ve dolayısıyla güç asimetrilerini tetikleyebilir. Bu tür asimetriler, toplumun temel yapısını bozarak HFE ilkesinin gerçekçi bir şekilde uygulanmasını zayıflatabilir. Ancak bu şekilde formüle edildiğinde, bu mesele, ilkelerin kendi kapsamını aşar ve sosyal düzenin sürdürülmesi üzerinde düzenleyici yetkisi olan kurumun sorumluluğuna giren bir düzeltme meselesi haline gelir. Buradan hareketle Rawls, toplumun en az avantajlı olanına fayda sağlamaya devam ettiği ve HFE ile Eşit Özgürlük ilkelerine bağlı kaldığı sürece eşitsizlikleri bağdaşabilir olarak kabul edecektir. Böyle bir temel yapının sürekli müdahale olmaksızın ne kadar kendi kendini sürdürebileceği ise farklı bir konudur. Bunu Nozick’i ele alırken netleştireceğim. Ayrıca Pettit’in, devleti kendi yaklaşımının merkezine yerleştirerek aynı kendi kendini sürdürebilirlik sorununu telafi ettiğini göreceğiz. Ne olursa olsun, Rawls’un yaklaşımında eşitsizliğe geniş bir alan tanınsa da bunun aynı zamanda daha önceki iki eşitlikçi ilke tarafından yapısal olarak kısıtlandığı sonucuna varılabilir.
Öte yandan Nozick’in yaklaşımı, büyük servet asimetrileri olasılığına karşı ne bir kısıtlama ne de eşitlikçi bir endişe ortaya koymaktadır. Nozick, adalet anlayışını özgürlük temeline oturtarak dağıtımda “yetki teorisi’’ni (theory of entitlement) tanıtır. Locke’un mülkiyet edinmede adalet ilkesiyle desteklenen üç ayrı ilke, bu teoriyi oluşturur: Edinme, devretme ve telafi ilkeleri. Nozick bu ilkeleri, sonucun çıktısından ziyade dağıtım sürecine odaklanan “sonuç-durumu odaklı olmayan tarihsel ilkeler” olarak tanımlar. Bu yönüyle Rawls’tan dikkate değer bir şekilde ayrılır. Nozick’e göre, bir kişinin sahip oldukları, edinme ve devretmede adalet ilkelerine uygun biçimde elde edilmişse adildir. Bu noktada, Nozick’in bakış açısında “yetki” (entitlement) ve “hak etme” (desert) arasındaki ayrımı tanımak önem kazanır. Hak etme, kalıpsal bir karşılık alma (örneğin, ahlaki erdemler, sıkı çalışma vb.) durumuna dayanırken; yetki, yukarıda belirtilen ilkelerle uyumlu meşru geçmiş eylemlere dayanır. Nozick’in ilkelerinin kalıpsal olmadığı, böylece bireysel seçim için daha geniş bir alan açtığı düşünülebilir. Rawls’un aksine Nozick’in hakkaniyetten ziyade özgürlüğe olan bağlılığı, gönüllü işlemlerden doğdukları sürece en büyük eşitsizliğin gerekçelendirilebildiği bir pozisyon yaratır. Wilt Chamberlain örneğiyle başarılı bir şekilde gösterildiği üzere, adil bir toplumdaki tüm bireylerin ellerindekileri gönüllü olarak bir başkasına devretme seçimleri, muhtemelen bir önceki kadar adil bir dağıtım doğurur.
Bu şekilde ifade edildiğinde, bu gerekçelendirmenin Rawls’un çerçevesinden bile daha büyük ekonomik uçurumlara yol açabileceğini fark etmek zor değildir. Rawls’un Fark İlkesi’nin aksine Nozick, süreç odaklı ilkelerinin sınırları içinde kaldığı sürece, bu dağıtımların nasıl kullanılacağına veya ne tür devirlere izin verileceğine dair herhangi bir kısıtlama belirtmez. Bu Nozick için esastır; çünkü aksini yapmak, bireysel özgürlüğe müdahale ettiğine inandığı yeniden dağıtımı (redistribution) beraberinde getirecektir. Bununla birlikte, gönüllü değiş tokuşu adil dağıtımın tek koşulu olarak belirlemek, adaletin taleplerini karşılamak için yeterli değildir. Doğası gereği bu durum, yapılan işlemlerin toplumdaki üçüncü taraflar üzerindeki sonuçlarını göz ardı eder. Daha açık ifade etmek gerekirse Nozick, servetin kontrolle ilişkili olduğu ve bunun mevcut bir yapı içindeki asimetrileri ilerletmek için bir araç olabileceği fikrini göz ardı ediyor görünmektedir. Sezgisel olarak, Nozick’in ‘’adil dağıtımlar’’ının, belirli bir bireyin elinde aşırı servet birikimine yol açtığı ve bu bireyin servetini toplumun yapısını değiştirmek için ‘adilce’ kullanabildiği bir toplum hayal edilebilir. Böylesine radikal ama olası vakalar, Nozick’in üçüncü ilkesinin telafi edici etkilerinden kaçarak yapısal olarak meşrulaştırılmış bir sömürüye yol açabilir. Bilhassa bu durum, Rawls’un HFE ilkesini zayıflattığı gerekçesiyle eleştirilebilir. Bu nedenle, Nozick’in sürece ve bireysel özgürlüğe aşırı vurgu yapan adalet anlayışının, uyumlu bir sosyal düzen için uygun olandan daha büyük bir eşitsizliğe izin verdiğine inanıyorum. İzin verilen servet asimetrilerinin kendi kendini istikrarsızlaştıran ve sömürüye açık eğilimleri nedeniyle böyle bir toplumun belirli özgürlükleri güvence altına almada başarısız olabileceği ve bu nedenle sürdürülebilir olmayacağı yorumuna karşı savunmasız kalmaktadır. Pettit, seçim özgürlüğünü sağlama konusunda benzer bir endişeyi paylaşsa da tahakkümsüzlük (non-domination) kavramına dayalı daha düzenlenmiş bir sosyal düzeni savunur.
Cumhuriyetçi bir bakış açısıyla Pettit, toplumsal adaletin temeli olarak bir özgürlük çerçevesi kurar. Özgürlüğü, müdahalesizlik değil tahakkümsüzlük olarak sunar. Pettit için tahakküm, “potansiyel” unsurunu dikkate aldığı için müdahaleden mutlaka daha kapsayıcıdır. Tahakkümü, “seçimlerinizi yaparken başkalarının [keyfi] iradesine tabi olmak” olarak tanımlar. Ona göre bir seçimdeki özgürlük, sadece tahakkümün yokluğunu gerektirir. Pettit’in argümanını üzerine inşa ettiği bu varsayım, tahakkümü ortadan kaldırmada başarısız olan önceki iki yaklaşımla doğrudan çelişir. Rawlsçu bir toplum örneğinde, Fark İlkesi’nin getirdiği kısıtlamalar müdahalenin önlenmesini sağlayabilir; ancak bunlar tek başına, daha iyi durumda olanların daha kötü durumda olanlar üzerinde tahakküm kurma konusundaki keyfi kapasitesini ortadan kaldırmaya yetmez. Aradaki fark, incelenen önceki teorilerde görüldüğü üzere liberal anlayışa göre, kişilerarası güç asimetrilerinin kendi başlarına itiraz edilebilir olmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, Pettit’in çerçevesinin sistem içinde ortaya çıkabilecek eşitsizliklere daha büyük kısıtlamalar getirdiği sonucuna varmak makuldür. Pettit, “insanları tahakküme karşı koruyabilecek kaynakları ve güvenceleri devreye sokarak bu tür bir özgürlüğü teşvik etmekle” görevli yetkin bir düzenleyici güç olarak devlet fikrine bağlı kalır.
Pettit’in yaklaşımını bu şekilde kurgulamak, “daha kötü durumda olanlarla eşitliği sağlamak için daha iyi durumda olanların seviyesini düşürmeyi” ima edebilir. Yanıt olarak, Pettit’in yaklaşımının iki temel özelliğini vurgulamak kritik hale gelir. İlk olarak Pettit, bazı insanların “daha geniş bir yelpazede tahakküm altına alınmamış özgür seçimlerin tadını çıkarmasına” izin veren yeterlilikçi (sufficientarian) bir yaklaşım benimser. Bu, Rawls’un Fark İlkesi’nin uygulanmasına benziyor görünmektedir. Her birey, tahakküm eşiğinin üzerinde olduğu sürece tahakküm altına alınmamış kişiler arasındaki eşitsizliklere izin verir. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda Rawls’un müdahalesizlik temelli “daha kötü durumda olana fayda sağlama” kriterini karşılamaya kıyasla tahakkümsüzlük statüsüne ulaşmanın daha fazla çaba gerektirmesi bakımından farklıdır ve muhtemelen daha “eşitlikçidir”. İkinci olarak Pettit, temel bağlılığının tözsel (substantive) bir eşitlikten ziyade “ifadeci eşitlikçi” (expressive egalitarian) olduğunu öne sürerek yaklaşımının çerçevesini stratejik olarak zayıflatır. Bunu yaparken devletin sorumluluğunun yalnızca tüm vatandaşlarına eşit ilgi gösterdiğini ifade etmek olduğunu öne sürer. Karşılaştırmalı olarak daha katı bir çerçeve gibi görünse de talepleri eşitsizlikle tamamen bağdaşmaz değildir. Sonuç olarak, devleti temel bir düzenleyici kurum olarak kabul etmek, Pettit’in teorisini kendi kendini dengeleyebilen bir teori olarak güçlendirir.
Özetlemek gerekirse Nozick’in yaklaşımı, bireysel özgürlüğe ve yetki sürecine aşırı bağlılığı nedeniyle sosyal düzeni, yapısal düzeyde tehdit edebilecek servet asimetrilerini kısıtlamada yetersiz kalmaktadır. İncelediğimiz üç sistem arasında en eşitsiz sistemi teşvik eden çerçeve budur. Rawls’un teorisi, Pettit’inkiyle birlikte eşitlikçi bir temeli benimseyerek Nozick’inkini aşar. Ancak Rawls, belirsiz miktarda eşitsizliğe izin vererek kendisini, kendi kendini istikrarsızlaştırma eleştirisine karşı savunmasız bırakır. Aynı zamanda bu tür eşitsizliklerin ancak herkes temel özgürlüklerin ve fırsatların tadını çıkardıktan sonra ve hakkaniyete olan bağlılığıyla tutarlı olduğu ölçüde gerekçelendirilebilmesini sağlar. Ancak müdahalesizlik durumunu temel çizgi olarak varsayması, ilkelerinin kısıtlayıcı gücünün kapsamını sistematik olarak zayıflatır. Nozick kadar olmasa da bu tür eşitsizliklerin yapısal sonuçlarını düzenlemede kısmen yetersiz kalır. Pettit, tahakkümsüzlüğü temel talep olarak belirleyerek, üç teori arasında doğal olarak eşitsizliğe en dar alanı tanır. Devletin yetkinliklerini merkezileştirerek, kendi kendini sürdürebilirlik itirazına karşı en güçlü yaklaşımı geliştirmeyi başarır. Genel örüntü, izin verilen eşitsizlik miktarı arttıkça toplumsal uyumsuzluğa karşı savunmasızlığın da arttığı yönündedir. Bu nedenle, eşitsizlik karşısında Pettit’in kuramının incelediğim üç teori arasında en istikrarlısı olduğu kanaatindeyim.
Kaynakça
Nozick, Robert. Anarchy, State and Utopia. Basic Books, 1974, Chapter 7.
Pettit, Philip. On the People’s Terms. Cambridge University Press Textbooks, 2012.
Rawls, John. A Theory of Justice. Oxford University Press, 1999.



