Kant’ın Kopernik Devrimi – Burak Öztürk

Kant’ın metafiziğini (ya da daha doğrusu meta-metafiziğini) anlamak için onun Kopernik Devrimi’nin ne anlama geldiğini iyice tahlil etmek mühimdir. Zira 1. Kritik (Saf Aklın Eleştirisi) tam da bu hamleyle başlar ve öyle bir hamledir ki bu, Kant’ın yalnızca teorik felsefesini değil, bütün sistematik felsefesini tümden etkileyecek olan “fenomen-numen” ayrımına götürür Kant’ı. Kant’ın Kopernik Devrimi şudur kısaca: bu zamana dek nesneleri anlamaya, bize sanki o nesneler veriliymiş gibi yaklaşarak çalıştık, fakat ya tam tersiyse? Yani ya zihnimiz bu nesneleri bize göründükleri biçimiyle kuruyorsa? Kısaca, ya uzay ve zaman zihinlerimizin birer ürünü olarak bizim nesneleri deneyimlememize imkân tanıyorsa? Kant’a göre krizde olan metafiziğe böyle radikal, yeni bir bakış açısı getirilmeliydi, tıpkı Kopernik’in gökcisimlerinin hareketlerini anlamak için merkezi Dünya yerine Güneş olarak değiştirmesinde olduğu gibi; krizi ortadan kaldıracak bir perspektif değişimi… Tabii Kant’ın bu devrimiyle birlikte hemencecik kendi kendine ortaya çıkan bir soru belirirverir: Peki ya bizim zihinlerimizin kurmadığı hâliyle ayrı bir gerçeklik varsa? Ya biz, zihinlerimizin sınırlılığı sebebiyle, yalnızca gerçekliğin tek bir veçhesine tanık oluyorsak? İşte buna, zihnimizin kurmadığı ama var olması mantıksal olarak mümkün olan gerçekliğe noumen (Yunanca noein — akletmek — fiilinden gelir) diyecektir Kant. Tabii böyle bir gerçeklik hakkında bizler hiçbir şey bilemeyiz fakat böyle bir numenal yanın mantıksal olarak mümkün olduğunu söyleyebiliriz sadece. Dolayısıyla numen öyle bir kavramdır ki ne var olduğunu ne de var olmadığını söyleyebilecek bir bilgimiz vardır.

Burada Kant, ortaya attığı bu kavramın ilginçliğinin ve daha da önemlisi çelişkili doğasının farkındadır. Biraz da bunun önüne geçmek adına, numen kavramının hem negatif hem de pozitif bir yanı olduğunu söyleyecektir. Negatif anlamıyla numen, az önce belirttiğimiz üzere bir sınır çekme işlevi görür; Kant’ın Kopernik Devrimi’nin (yani Transandantal İdealizminin) en belirgin sonucu olarak beliriverir; zihnimizin kur(a)madığı bir gerçeklikten de mantıksal olarak speküle edilerek bahsedilebilir ama asla bilinemez çünkü bilmek, Kant’a göre, her zaman uzay ve zaman içinde verilmiş sezgiyi gerektirir. Pozitif anlamıyla ise bizim insani olarak yaşamda umut (ve belki de anlam) bulabileceğimiz alanlara iman sahası açar. Nedir bunlar? Tanrı, özgürlük ve ruhun ölümsüzlüğü. Tabii pozitif anlamıyla numenin bir bilgi nesnesi olamayacağı da Kant için açıktır; en azından I. Kritik’te ele alınan numen, yalnızca sınır çizici (negatif) anlamıyla numendir, pozitif anlamıyla numen ise Kant’ın Pratik felsefesinde ele alınacaktır ancak.

Kopernik Devrimi’nin fenomen-numen ayrımına götüren sonucu hakkında söylediklerimiz yeterli. Şimdi tüm bunlar göz önüne alındığında (yani transandantal idealizmin içerimlerinin büyüklüğü ve çokluğu), başka bir deyişle Kant’ın Kopernik Devrimi hamlesi Kant’ın düşünce hattı için bu denli büyük sonuçlara yol açmışken, bu hamlenin yalnızca bir perspektifin tersine çevrilmesinden ibaret olduğunu söylemek de abes kaçar. Zaten burada Kant’ı Kopernik ile karşılaştırmaktan ziyade ilgilenilmesi elzem olan asıl soru, Kant’ın bu hamleyi nasıl meşrulaştırdığı sorusudur; en azından felsefi olarak. Ama bundan da önce Kant’ın hamlesinin meta-metafizik hakkındaki içerimlerini açığa çıkarmak daha önemlidir zira Kant’ın metafiziği ve daha da önemlisi felsefeyi kategorilendirme biçimleri düşünüldüğünde, metafelsefeyi (her ne kadar kendisi “metafelsefe” şeklinde yazmasa da) zemine (ya da temele) yerleştirdiği de aşikardır.

Şimdi Kant’ın Kopernik Devrimi hamlesi ve genel olarak I. Kritiğinin metafizik hakkındaki içerimleri için söylenenler konusunda iki kutup söz konusudur; yaygın görüş, Kant’ın epistemolojisinin metafiziği bastırdığını iddia eder. Diğer kutup ise Kant’ın metafiziği yok etmediğini, onu saf metafizik ve uygulamalı metafizik olmak üzere ikiye böldüğünü söyler (Michael Olson). Saf metafizik, Kant’ta açıkça meta-metafizik bir işlev görür ve 1. Kritikte’ki projenin yaptığını yapar: “Neyi bilebilirim?” sorusuyla ilgilenir. Uygulamalı metafizik ise bu soruya verilen cevaba göre işlev görür; aklın neyi bilip neyi bilemeyeceğine dair sınırlar çizildikten sonra, sınırın içinde kalanlar üzerinde uygulamaya geçer.

Daha yaygın görüşte, Kant için der Alleszermalmer (her şeyi ezip geçen) tabiri bile kullanılır; Kant’ın kritiğinin metafiziği elimine ettiğine dair bir çıkarımdır bu. Sahiden, 1. Kritik ilk kez okunduğunda Kant’ın metafiziği matematiksel bilgi idealine yaklaştırdığı, hatta metafizik hakkında verilebilecek yargıların deneyim ya da muhtemel deneyim sahasına hapsedilmesiyle metafiziğin elimine edildiği düşünülebilir. Kant’ın metafiziği sahiden elimine edip etmediği meselesine gelmeden önce, Kant’ın neden böyle bir projeye giriştiğinden biraz bahsetmek gerekir.

I. Kritik’in cevaplamak istediği temel soru “Neyi bilebilirim?” sorusudur. İnsanın kendi aklına, kendi aklıyla bir sınır çekme projesidir. Hemen Wittgenstein’ı hatırlatır bize bu; Tractatus‘taki proje de Saf Aklın Eleştirisi‘ndeki projeye oldukça benzer. Ancak benzerlik, projenin sonucu değil, yöntemiyle ilgilidir. Şöyle der önsözde Wittgenstein: “Bu kitap düşünceye, daha doğrusu düşüncenin dile getirilmesine sınır çizecektir zira düşünceye sınır çizebilmek için sınırın öteki tarafını da bilebilmek, yani bir nevi düşünülemeyecek olanı da düşünmek, (Wittgensteincı şekilde söylersek,  söylenemeyecek olanı da söylemek) gerekir.” Bu Wittgenstein’a göre mümkün değildir, o hâlde sınır dil üzerinden, dilin içinden çizilecektir Wittgenstein’a göre. Kant’ta ise proje daha da zordur çünkü sınır akla çizilecektir (bu, Wittgenstein’a göre ilkesel olarak mümkün olmayan bir projedir).

Kant’ın bu meta projeye girişmesinin temel sebeplerinden biri, Kant için bir bilim olan metafiziğin başarısızlığı ve bu sebeple diğer bilimlere nazaran saygınlığını yitirmiş olmasıdır. Metafizik, der Kant, bir meydan muharebesine (Kampfplatz) dönüşmüştür artık zira diğer bilimlerin aksine metafizikte her kafadan bir ses çıkmakta ve görüş birliği sağlanamamaktadır. Başka bir deyişle, Kant’ın döneminde metafizik bir kriz içerisindedir.

Eğer metafiziği a priori yargılarla yapmak zorundaysak (zira deneyim alanımızın ötesi hakkında düşünmek durumundayız) ve bunu rasyonalist bir tutumla, yani akıl yoluyla hakikate ulaşabileceğimizi varsayarak yapıyorsak, nasıl olur da fikir birliğine ulaşamayız? Felsefe tarihi bize bu fikir birliğine ulaşılamadığını açıkça göstermiştir. Örneğin Kant’tan önce metafizikle ilgilenen rasyonalist felsefecilere kısaca bir bakalım: Platon, Descartes, Liebniz, Spinoza… İlk bakışta bile bu sistematik felsefecilerin metafizik sistemlerinin birbirlerinden son derece farklı olduğu gözümüze çarpar. Platon’da İdealar’dan söz ederiz, Descartes’ta zihin-beden töz ikiliği vardır; Leibniz de ise tözler sınırsızca sayıda monadlardır (hatta uzay bile monadların algılarının düzeninden türeyen bir fenomendir); Spinoza’da ise monizmle karşılaşırız, tek bir töz vardır; kabaca Tanrı = Doğa denklemi söz konusudur. Şimdi, şu soru gelir akıllara, madem akıl ve dolayısıyla rasyonalite evrensel ve akıl da bizi hakiki yargılara götürecek en iyi araçsa, nasıl oluyor da rasyonalist olan, aklıyla hakikatlere ulaşan bu felsefeciler aynı aracı (aklı) kullanarak birbirlerinden bu kadar farklı sonuçlara ulaşıyorlar? Doğa bilimleriyle karşılaştırılınca orada sağlanan konsensus o bilimlerin saygınlığının teminatı gibi gözükür Kant’a göre. Oysa Metafizik bilimi o anki kriz hâlindeyken hiç de öyle değildir. İşte Kant’ı bu projeye girişmeye götüren temel sebeplerden biri de bu krizdir. Şayet metafizik biliminde konsensus sağlanamıyorsa burada bir problem var demektir; başka bir deyişle, hakikat birdir; akıl, kendi başına bırakıldığında çoğaltmamalıdır.

Burada metafiziği diğer bilimlerle karşılaştırmak Kant’ın Kopernik Devrimi’ni anlamak için önemli olacaktır çünkü Kant’ı Kopernik Devrimi’ne götüren iki büyük etken vardır: Birincisi matematikteki, ikincisi ise fizikteki devrimler. Bu devrimler, bahasettiğimiz bilimlerin çalıştıkları alanda kendi nesneleriyle a priori yargıları arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu fark etmelerinden ileri gelir Kant’a göre. Bir diğer deyişle, artık matematik ve fizik, kendi nesnelerini kendileri kuran bilimler olmuşlardır; matematik bunu bütünüyle a priori olarak yaparken, fizik deneyim alanında fakat a priori ilkeler rehberliğinde yapar. Bu bilimleri “güvenceli bir yolda” ilerleyen bilimler olmalarını sağlayan da budur Kant’a göre. Şimdi amaç, aynısını metafizik için de yapmaktır. Fakat önce Kant’ın bahsettiği devrimlere biraz yakından bakalım.

Nedir Kant’ın sözünü ettiği devrimler? Mesela matematiğe bakalım. Kant, kısaca Antik Mısır ve Antik Yunan’da matematik yapma biçimlerini karşılaştırır bu devrimi göstermek için. Antik Mısırlılar için matematik yalnızca uygulama sahasında kalmıştır. Antik Yunanlılar ise kendi alanlarının nesnesini a priori olarak kendileri kurup, fenomenal dünyaya da uygulayabildiklerini göstermişlerdir. İkizkenar üçgenin a priori olarak inşa edilmesi böyle olmuştur Kant’a göre. Burada matematikçi dışarıda gözlem sahasında bir şeyleri fenomenal olarak deneyimlemeden önce, a priori olarak matematik nesnesini kurmuştur ve sonrasında da bu nesnenin deneyimde karşılık bulabileceğini göstermiştir.

Fizikte ise deneyin sonucunun öngörülebilirliği, Kant’ın söylediklerini doğrular. Fizikçi deneyini teorik olarak (a priori) kurar, tasarlar ve bu tasarım fenomenal olan gerçeklikte karşılık bulur. Sonuç olarak bu, matematik ve fizik bilimlerinin güvenceli, sağlam bir yolda ilerlediklerini gösterir Kant’a göre. Şimdi aynısını metafizik bilimi için de yapmak ve onu da bilimin güvenceli yoluna sokmak gerekir Kant’a göre. Eğer matematik ve fizik için bu mümkünse, yani a priori tasarım gerçeklikte karşılık buluyorsa, bu durumda Kant’a göre tek makul varsayım şudur: “Öyleyse nesnelerin bizim zihinlerimize uyumlandığını düşünelim.” (CPR, Bxvi). Başka bir deyişle, matematik ve fizikteki devrimler göz önüne alındığında, Kant’ın Kopernik Devrimi hamlesi de kaçınılmaz hâle gelir.

Kant, Kopernik Devrimi’nin önemini Kopernik’in hipotezinin kanıta dayanmasında yattığını düşünür. Örneğin, MÖ 5. yüzyılda yaşamış bir felsefeci olan Philolaus da tıpkı Kopernik gibi Güneş-merkezli bir evren tasarısı sunmuştur. Kant’a göre her ne kadar Kopernik ve Philolaus aynı tezi savunuyor gibi görünseler de, aralarındaki fark belirleyicidir. Kopernik’in hipotezi ispatlarla güçlendirilmişken, Philolaus’unki spekülasyon olarak kalmıştır. Dolayısıyla Kant’a göre bu iki isim arasındaki fark, ortaya attıkları tezleri epistemik olarak nasıl meşrulaştırdıklarıyla ilgilidir (Olson, 2014:102).

Peki Kant’a göre nedir bir hipotez? Kesinlikle bir hipotez, spekülasyondan hiyerarşik olarak daha üsttedir. Bir hipotez asla kesinlik üretemez ama iyi bir şekilde inşa edildiğinde tümevarımsal bir kesinlik modeli hâline gelebilir (Kant, Log. AA 9:85). Kant iyi bir hipotez için üç kriter sunar:
(1) Hipotezin kendisi ampirik olarak mümkün olmalıdır.
(2) Hipotezin ortaya çıkaracağı etkiler, mevcut doğa bilimleri ışığında, hipotezden çıkarsanabilmelidir.
(3) Hipotezin kendisi, kendisinden başka bir hipoteze ihtiyaç duymamalıdır (Kant, Log, AA 9:84-86).

Tabii Kant için Metafizik bilimi söz konusu olduğunda hipotezler de yetersizdir. Kant’ın Kopernik Devrim’i ile Kopernik’in kendi devrimi arasındaki temel fark, Kant’ın da belirttiği üzere, Kopernik’in devriminin hipotetik iken Kant’ın Kopernik Devrimi’nin apodeiktik olmasıdır [CPR, Bxxiiin]. Apodeiktik olması, Kant’ın devriminin yalnızca mümkün değil, zorunlu olduğunu iddia etmesi anlamına gelir. Ama onun öncesinde, elbette burada Kant’ın bilim ile neyi kastettiğini vurgulamak gerekir. Burada Wissenschaft ile Wissen ayrımını anlamak elzemdir. Wissenschaft, Kant için a priori ilkelerle sistematik olarak kurulmuş bilgi iken, Wissen daha çok tekil ve ampirik bilgiyi ifade eder (MF, AA 4:467-470). Yani Wissenschaft, a posteriori  prensipler yerine a priori prensipler üzerinde yükselen bir sistemdir. Burada şunu görürüz, Kant, a priori sistematize edişi her zaman a posteriori olanın öncesine koyar ve bu ikiye ayırma biçimini metafiziğin kendisine uygulamakla kalmaz, felsefenin kendisine de uygular. Örneğin, Saf Aklın Eleştirisi‘nin Arkitektonik bölümünde saf aklın felsefesini ikiye ayırır: “Saf Aklın felsefesi ya hazırlayıcıdır (aklın kritiğinden oluşur) ya da tüm saf akıl yürütmenin sistematik birliğinden oluşan metafiziktir.” (CPR A841/B869). Dolayısıyla Kant’ın bu hamlesi, metafelsefi bir hamledir ve bize epistemoloji ile metafizik arasında (epistemolojinin lehine) bir hiyerarşi kurduğunu düşündürür. Üstelik bu ikiye ayırma yalnızca saf aklın felsefesinde, meta-felsefi olarak gerçekleşmez, benzer ikiye ayırmayı bahsettiğimiz üzere Saf Metafizik ve Uygulamalı Metafizik olarak metafiziğin kendi içerisinde de uyguladığını görürüz. Adeta bilimlerde bahsedilen devrimlerin metafizikte bulunmayışı, Kant’ın Kopernik Devrimi ile sağlanır. Öte yandan metafizik biliminin diğer bilimlerin “güvenceli yoluna” sokulması ise metafiziğin kendi nesnesi üzerine düşünerek (hatta belki de o nesneyi kurarak değil ama deneyim ettiği nesneleri kendi kendisinin kurduğunu fark ederek) kendi nesnesinin ne olup ne olabileceğini ayırt ettikten sonra mümkün kılınır.

Şimdi tüm bunları göz önüne alırsak, sahiden de yaygın Kant okumasının savunduğu üzere, Kant’ın epistemolojisi metafiziği bastırmıştır diyebilir miyiz? Kant’ın pratik felsefesi de göz önüne alındığında, Kant’ın metafiziği tamamen reddettiği sonucunu çıkarmak makul olmaz. Fakat yine de Kant’ın Kopernik Devrimi’nden sonra, epistemolojik erişimimizin olmadığı metafizik alan (numenal alan), felsefeci için bir bilgi nesnesi değil ancak ya bir inanç ya da bir umut nesnesi olarak kalacaktır. Bahsettiğimiz numenal alanı Tanrı, özgürlük, ruhun ölümsüzlüğü, bir totalite olarak kozmos ideası gibi kavramlar oluşturur. Hatta kendi kendimiz bile, kendimizi düşündüğümüz ölçüde, numenal alandayızdır; zira Kant’a göre kendi kendimizi kendimizde olduğumuz gibi deneyim edemeyiz. Başka bir deyişle, yeniden Kantçı Kopernik Devrimi’ne dönersek, nesneler bizim zihnimize biz onları deneyim edebilelim diye uyumlanıyorsa, biz de nesneleri bizim zihinlerimizden bağımsız, kendi kendilerinde oldukları gibi deneyimleyemeyiz ve deneyimleyemediğimiz şeyleri de bilemeyiz. İşte Kant’ın transandantal idealizminin özünü bu fikir oluşturur.

Kant, yazdığı mektuplardan birinde yapmak istediği büyük projelerden birinin teorik felsefesiyle pratik felsefesini birleştirmek olduğunu söyler (Kant, Br, AA 11:186). Fakat iddiam şu ki, biz Kant’ın bu söylemini görmemiş olsak bile onun teorik felsefesini pratik felsefesiyle birlikte okuduğumuzda Transandantal İdealizminin nasıl da pratik felsefesine içkin olduğuna ve ona sirayet ettiğine tanıklık etmiş oluruz. Örneğin özgür iradeyi ele alalım, fenomen-numen ayrımı düşünülmeden özgür irade de düşünülemez zira fenomenal olan tarafta doğanın determinizmi ile karşılaşırız. Öte yandan biz özgür irademizle bu deterministik zincirin dışına çıkabiliriz her zaman çünkü özgürlüğümüz numenal sahadadır. Benzer şekilde ahlak yasalarının nihai anlamını düşünmek için Tanrı’yı postüle etmek zorundayızdır. Hatırlayın, I. Kritik’in önsözünde şöyle yazar Kant: “İnanca yer açmak için bilgiyi reddediyorum.” (Bxxx).

Öyleyse Kant’ın metafiziği reddetmediğini onu dönüştürdüğünü iddia ediyorum. Metafiziği kesin bilgi olarak bilimsel olan ile aynı rotaya sokmuşken, spekülatif alanda kalanı da inanç ve umut sahasına taşır Kant. Sahiden, bundan daha Aydınlanmacı bir hamle düşünülebilir mi?

Referanslar ve İleri Okumalar:

               Königlichen Preußischen (later Deutschen) Akademie der Wissenschaften (ed.), 1900–, Kants gesammelte Schriften, Berlin: Georg Reimer (later Walter De Gruyter).

               Reath A. Kant: Critique of Practical Reason. Gregor M, trans. 2nd ed. Cambridge University Press; 2015.

               [Br] Kant I. (1999) Correspondence. Zweig A, ed. Cambridge University Press.

               [MF] Kant, I. (2004), Metaphysical Foundations of Natural Science, trans. and ed. Michael Friedman, Cambridge University Press, Cambridge.

               Kant, I. (2004b), Prolegomena to Any Future Metaphysics, trans. and ed. G. Hatfield, Cambridge University Press, Cambridge.

               [CPR] Kant, I. (1998b). Critique of Pure Reason. In Cambridge University Press eBooks. https://doi.org/10.1017/cbo9780511804649

               Kant, I. (1997), Lectures on Metaphysics, trans. and ed. Karl Ameriks and Steve Naragon, Cambridge University Press, Cambridge.

               [Log] Kant, I. (2004), Lectures on Logic, trans. and ed. J. Michael Young, Cambridge University Press, Cambridge

               Kant, I. (1992), The Conflict of the Faculties, trans. Mary J. Gregor, University of Nebraska Press, Lincoln.

               Olson, Michael J. (2018). On the Significance of the Copernican Revolution: Transcendental Philosophy and the Object of Metaphysics. Con-Textos Kantianos 7:89-127.

               Stang, Nicholas F., “Kant’s Transcendental Idealism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2024 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/spr2024/entries/kant-transcendental-idealism/>.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Burak Öztürk


Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi. İlgilendiği alanlar: Metafizik, Metafelsefe, Felsefe Tarihi ve Mantık.