Sessiz Anlatı ve Paradoksal Hakikat – Beril Üçgün
Edebiyatta yazar-okur ikiliğini bir kenara bırakıp anlatım perspektifinden baktığımızda, karşımıza çıkan bazı yapılar vardır. Çok boyutlu olarak değerlendirilebilen bu yapılar en sade biçime indirgendiğinde sessizlik üstünden şekillenir ve en az karakter, zaman, mekân, atmosfer ve dil işçiliği kadar belirleyici bir hâle gelir.
Anlatım kimi zaman sessizlik üstünden ilerler, fakat buna rağmen, hatta belki de bu nedenle çok daha fazlasını ifade eder. Bir eylem uzun uzun açıklanmaz, ancak çok fazla kelime kullanılmışçasına bir anlam girdisi oluşur. Pek çok anlatıda asıl belirleyici nokta söylenen değil, söylenmeden bırakılan kısımlardır. Bu durum, anlamın aynı anda var olup aynı zamanda geri çekilmesiyle paradoksal bir yapı oluşturur. Birçok başyapıtı bu kadar etkileyici kılan da o kesintilerdir. Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris eserinde Quasimodo’nun sevgisini sözle değil, dile gelmeyen bir yoğunlukla var etmesi buna örnektir. Bazen tam da bu kapalılık doğrudan görünmeyen ama içkin biçimde hissedilen bir atmosfer kurar. Anlatı her zaman yalnızca kelimelerden akmaz. Bazen bu akış dile gelenle değil, gelmeyenle genişler. Bu genişleme anlamın eksilmesinden ziyade farklı bir düzlemde çoğalmasıdır. Dile gelenler insan deneyiminde gerçekleri apaçık ifade ederken, dile gelmeyen ifadeler anlamın kavranması için incelikli yaklaşımlara muhtaçtır. Ancak detaylarla ve farkındalıkla görünür hâle gelir. Benzer bir durum felsefede “paradoks” olarak adlandırılan bir yapıda kendini gösterir.
Paradoks, bir düşüncenin kapanmadan ve çözülmeden kendi içinde yaşamını sürdürmesi durumudur. Aslında, anlamın tek bir düzlemde ilerlemediği, tam tersine kendi içsel sınırlarında durduğu bu alanda açıklıktan ve çözümden çok gerilim hattı oluşur. Bu iki alanın kesiştiği kümede söylenmeyenle çözülemeyen arasında dikkat çekici bir benzerlik ilişkisi ortaya çıkar. Aynı zamanda kümülatif olarak birbirlerini besleyen bir yapısallık içerirler. Bu pencereden baktığımızda paradoks, düşüncenin başaramadığı bir nokta değil, sınırda kalma biçimidir. Bilinçli çekilen bir sınır bütün ihtimalleri başlangıç noktası olan sıfır noktasına taşır. Çünkü her düşünce esasında belirli bir noktadan sonra kendi sınırını aşmak yerine kendi içinde artan bir yapıya evrilir. Örneğin, bir düşüncenin kesin bir sonuca ulaşmak yerine sürekli kendi kabullerini yeniden üretmesi ve aynı eksende çoğalması gibi. Bu çoğalma çözüme götürmez, fakat anlamın farklı yönlerini ve yanlarını açar. Farklı katmanları görünür kılar. Bu nedenle kapanmayan ve düşünceyi sürdüren bir yapıya sahiptir.
Sessiz anlatım, söylenmemiş boşluklara yol açtığı için okura büyük bir anlam yükler. Ancak bu durum sadece eksilti değil, edebiyatın bilinçli olarak kurduğu bir anlatım tekniğidir. Bu durum, anlamın yalnızca yazara ait olmadığını gösterir. Bu sorumluluk okura verilir çünkü anlatıcı sustuğunda karakterler arasında tamamlanması beklenen anlam boşlukları oluşur. Bu boşluklar, anlamın kurucu ortağı olan okurun katkısıyla tamamlanır. Bu nedenle okur, yalnızca metni işleyen ve anlayan kişi olmanın yanında eksik bırakılan anlamları kendi deneyimiyle kuran aktif bir özneye dönüşür. Bununla beraber bütünsel bir anlam zemini oluşur. Sessizlik anlatının dışında olmayıp onun içsel anlamda uzantısı niteliğindedir. Bu sessiz metin yalnızca susan değil; bilinçli bir şekilde geri çekilendir. Metin için anlatıcının varlığı bu noktada belirleyici bir konumdadır. Anlatıcı hem sustuğunda hem konuştuğunda anlatının yönünü radikal biçimde değiştirebilir. Çünkü anlatıcının geri çekildiği anda anlamın yönü okurun müdahalesine açık hâle gelir. Bireysel bir alandan kolektif bir alana evrilir. Özellikle bu ses sustuğunda anlam yön değiştirir. Bu değişim, anlamın kaybolduğunu değil, yalnızca başka bir biçimde varlığını sürdürdüğünü gösterir. Bu da anlam ve akış seyrini oldukça değiştirir. Örneğin, bir karakterden söylenmesi beklenen cümlenin hiç söylenmediği sahnede okurun o boşluğu kendi deneyimiyle doldurması sonucunda metnin farklı anlamlara açılması bu duruma tam olarak karşılık gelir.
Çözülemeyen ama bu nedenle yok olmayan bir düşünce yapısı olan paradoks, düşünme kapısını kapatmaz, aksine aralık bırakır. Düşünmek, her zaman zihinden geçenleri taşıyabilmek anlamına gelmez. Tam da bu aralıkta anlam tek bir doğrultuda ilerlemez. Çoğullaşır ve gerilim üretir. Tıpkı aynı olayın birden fazla özne tarafından farklı biçimlerde anlaşılması ve bunun bu sonuçları yok etmeden yan yana var olabilmesi gibi. Çoğullaşan ihtimaller, özneler arası değişken bir deneyim olan hakikat kavramını her biri için çeşitlendirir. Bu çeşitlilik sonuca ulaştırmasa da, düşünsel süreçte hepsini yan yana koyduğumuzda tüm ihtimallerin bir olmasının çelişkisinden kaynaklı anlam boşluğu yaratır. Bu nedenle paradoks, nihai bir sonuca ulaşmaktan çok düşünceyi askıya alan bir eksilti alanı yaratır. Tıpkı çözüldüğü anda etkisini kaybedecek bir düğüm gibi. Varlığını ancak çözülmeden sürdürebilen bir yapı halinde kalır. Bu denklem paradoksun canlılığını sürdüren ve onu besleyen temel çekirdek anlayışını oluşturur. Bunun yanında, en keskin yanı çözüme ulaşamaması değil, sürdürülmesi zor bir gerilime sahip olmasıdır.
Sessiz anlatı ve paradoksun kesiştiği noktada “söylenmeyen” ile “çözülmeyen” ifadelerine biraz daha derine inmemiz gerekir. Bu iki noktanın en önemli teması askıda kalma hâlidir. Her ikisi de anlamı doğrudan vermek yerine geciktiren bir zemine koyar. Böylece yapıt, daha yoğun bir yapıyı haiz hale gelir. Sessizlik anlatıda nerede beliriyorsa, askıya alınmış gerilim de düşüncede benzer bir yerde ortaya çıkar. Bu nedenle bu yapılar yalnızca eksik kalanlar değil; etkisini açık ifade etmekten çok süreklilikle temellendirilmiş biçimlerdir.
Her zaman sabit kalmayacak olan bu askıda kalma sürecinin kurguyu ve düşünceyi oldukça besleyen bir düzlemde bulunması onu sonsuz bir zamansallığa sabitlemiş gibi gözükse de öyle değildir. Söylenmeyen ve çözülmeyen gerilimlerin sürdürülebilir bir seçenek olmamasıyla beraber birbirlerini beslemediği noktada akışın hakikat zeminini de kaydırır, hatta riske atar. Anlatıcı nasıl gerektiği yerde sessiz kalmayı seçiyorsa, gerektiği yerde de metnin gidişatı için sessiz kalmamayı seçmelidir. Etkileyen gibi gözüktükleri halde etkilenen konumunda olan özneler askıda kalma sürecini değiştirme konusunda birincil önem taşıyan formlardır.
Bu etkiler yalnızca metinsel ya da düşünsel düzeyde kalmaz; insanın deneyim alanına da taşar. Edebiyatın da felsefenin de insana yönelmesi bu sebeple tesadüf değildir. İnsana dair olanı adeta laboratuvar ortamında natüralist bir perspektiften inceler gibi masaya yatırmak ve çözümlemek, insan doğasının en temel yönelimlerinden biridir. Üstelik felsefenin ve edebiyatın da varoluşunu tamamlayan insan ve insan doğasının ikilemlerinin aydınlık ya da karanlık tarafları iki disiplinin de her noktasına sızmıştır.
Sessiz anlatı ile paradoks kavramlarını oldukça basite indirgeyerek yaklaştığımız gerilim hattı, yalnızca metinlerde ya da kavramlarda değil, gündelik yaşamın içinde de varlığını sürdürür. Çünkü insan hayatı da çoğu zaman söylenmeyenlerle ve çözülemeyenlerle örülüdür. Kaçmak istediğimiz düşünceler, ertelenmiş duygular, cevabı bulunmayan sorular bizimle yürümeye devam ederler; tıpkı gölgeler gibi. Görmezden gelinse de oradadırlar, susturulsa da bütünüyle kaybolmazlar. Ve hatta çoğu zaman, bastırıldıkça daha da güçlü biçimde geri dönerler. Tam da bu sebeplerden ötürü sessizlik ve paradoks, edebiyatın, felsefenin ve yaşamın bu denli iç içe geçmesine müsaade eden iki bileşen olurlar.


Mükemmel bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık.