Ne, Felsefe Yapar? Felsefeyi düşünmek üzerine bir deneme — Burak Öztürk
Bazı faaliyet alanları diğerlerine nazaran daha insana özgüdür. Sanatla birlikte felsefe, bu faaliyet alanlarından akla ilk gelenlerdendir belki de. Çünkü felsefenin ne olduğu ve neden yapıldığı üzerine sorulan her soru, insanlığa dair etik içerimleri açığa çıkarma potansiyeline de sahiptir. Üstelik bu içerimler öyledir ki, sorular ancak bu bağlamda sorulduğunda açığa çıkabilirler. Öyleyse metafelsefenin etikle kurduğu kendine özgü bir ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi derinlemesine sorgulamanın felsefe faaliyeti için ortaya çıkaracağı sonuçları merak ediyorum.
Metafelsefi sorular şu biçimlerde yöneltilebilirler: “Felsefe nedir? Felsefe ne yapar? Felsefenin görevi nedir?” Yine de bu sorular bahsettiğim türden içerimleri açığa çıkarmak için ya çok klasik kalırlar ya da çok klişe. Bense yeni biçimde bir soru üzerine düşünmeyi öneriyorum: “Ne, felsefe yapar?”
Sahiden, ne felsefe yapar? Bir şeyin (bu herhangi bir şey olabilir) felsefe yapması için yeterli ve gerekli sebepler nelerdir? Zekâya mı sahip olması? Öyleyse, ne türden bir zekâ bu? İçine doğduğu gerçekliğe dair tüm bilgilere vakıf olamayan ama yine de aklıyla bu bilgilere vakıf olabileceğine dair bir inanç besleyen türden bir zekâ mı? Ya da dil mi bilmesi gerekir bu zekânın? Dil dışında başka bir mecrada, örneğin farklı bir araç üzerinden de felsefe yapabilir mi böyle bir zekâ? Şayet yapamıyorsa bu, felsefe hakkında ne söyler? Felsefede dile başat rol biçen Derrida ve Rorty gibi isimleri haklı mı çıkarır mesela? Felsefe, ancak ve ancak dilde yanıp sönen bir kıvılcım mıdır?
Peki ya şu zihni bedenden ayırma meselesi ne olacak? Ama düşününce felsefeyi başlatan da bu değil mi? Çünkü bir tarafta düşünen, diğer tarafta da düşünülen… Felsefe yapma faaliyeti, doğrudan özne ve nesne arasındaki o mesafeyi, o ayrımı çizmekle başlamıyor mu? Fakat salt zihin, bedenden bağımsız mı felsefe yapıyor? Başka bir deyişle, bedenimizi kullandığımızı unutturuyor mu felsefe? Ampirik olandan bu kadar kesin kopabiliyor muyuz? Bir de beden yoksa pratik felsefeden, örneğin etikten, bahsedebilir miyiz? Tam da burada, düşünme biçimlerimizle gerçekliği birbirine karıştırmıyor muyuz? Sadece beyinlerimizden olagelseydik, düşünceyle ne kadar ileri gidebilirdik?
Soruyu, “Ne, felsefe yapar?” şeklinde formüle ediyor olmamın sebebinin yaşadığımız çağla ilişkili olduğu da açık. Yapay zekâ teknolojilerinin hızla gelişmesi bize zihin ve zekâ hakkında düşündüklerimizi de sorgulatıyor. Belki de bu gelişmeler ışığında ben de soruyu bu şekilde yeniden tasarlıyorum, farkında bile olmadan. Eğer sahiden varsaydığım gibi antropomorfik bir faaliyetse felsefe, bizim ürettiğimiz ve “biz-olmayan” bir şeyin dilsel yetkinliklerini ve benzer şekilde felsefe yapabilme ihtimalini göz önüne almak bizi felsefenin ve insanın ne olduğunu bir arada düşünmek zorunda bırakır. Bu noktadan bakıldığında, belki de “felsefe nedir?” diye sormak aynı zamanda “insan nedir?” diye sormaktır. Çünkü felsefe faaliyeti, birazdan da söyleyeceğim üzere, bizi içinde var olduğumuz gerçeklikte “konumlandırır”. Öyleyse felsefeye dair bu ne’lik ortaya çıkacaksa, ancak bu bağlamda ve bu şekilde sorulduğunda ortaya çıkacakmış gibi durur. Metafelsefeye dair her soruşturma, bizi ister istemez etiğin alanına götürür.
Bir yandan, felsefe faaliyetini neyin yapacağı sorusu varoluşsal bir sorudur da. Şöyle ki, bu soruyu yanıtlamaya kalktığımız an kendimize farklı türden bir ayna tuttuğumuzu hissediyoruz. Öyle ki, daha önce hiç görmediğimiz bir perspektiften bakmayı göze alıyoruz kendimize, insanlık olarak. Bu yüzden kolay cevaplanabilecek bir soru değil bu. Zira bu soruya vereceğimiz her cevap, kendimizi tüm bu varoluşun içinde nasıl konumlandırdığımıza işaret edecek. Etik bir milat koyma teşebbüsünden başka bir şey değil bu. Metafelsefi soruya vereceğimiz her cevap, “bundan böyle” kalıbıyla gelecek; felsefenin ne olduğuna dair vereceğimiz her cevap, gelecekteki eylemlerimizi şekillendirecek.
“Ne, felsefe yapar?” dediğimizde kendimize kendimizi tarif etmeye kalkıyoruz ve böyle bir faaliyetin bizden başka hiçbir şeyde olmadığını görüyoruz. Bir yandan da paradoksal bir eyleme soyunuyoruz. Zihnimizden kendi kendisini taramasını bekliyoruz (öz-düşünümselliğimizi ne kadar ileri götürebiliriz? Sınırsızca?); bilgisizliğimize en büyük meydan okuyuşları meta seviyelerde gerçekleştiriyoruz. Nitekim bilebilseydik zaten felsefe gibi bir alan da olmazdı. Felsefeyi, ancak bilginin yokluğunda filizlenebilen bir alan olarak da görebiliriz şimdi. Tarih boyunca inançla ve teolojiyle iç içe geçmesi de bu yüzden. Kant ile birlikte ilk pragmatistlerden biri sayılabilecek olan Fichte haklıydı, hepimiz kendi inanış ve hikâyelerimizi yaratıyoruz kendiliğimizi düşünürken.
Şimdi bütün bu sorgulamalardan sonra, pragmatist bir dönüş gerçekleştirmek için ihtiyacımız olan koşullar da sağlanmaya başlanıyor. Şayet böylesine yalnızsak, böylesine bize özgüysek; üstelik felsefe her yanıyla bunu bize nakşediyorsa, onun ereğini niye dışarıda arayalım ki? Zaten bilincimiz süje ve obje olarak bölüyorsa her şeyi… Yine de süje ve objenin üzerinde yükselen bir otorite arıyoruz; her zaman bir “baba”. Bu baba bazen Tanrı, bazense Hakikat olarak karşımıza çıkıyor. Önünde boyun eğecek değişmeyen, sabit bir büyüklük istiyoruz; içten içe hesap vermek istiyoruz. Anlamı bizim inşa ediyor oluşumuz gerçeği, “anlamın” olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Ya da anlam aramayı değersizleştirmiyor. Yalnızca bize ve bizim faaliyetimize dair bir farkındalık yaratıyor. Anlamın peşinden koşmaya elbette devam edeceğiz; yaşamı katlanılır kılmayı hak ediyoruz çünkü.
Fakat yine de bu türden bir babamız da yok, ya da kaybettik Nietzsche’nin deyimiyle. Odada bizden başka kimse yok ama odadaki tüm eşyalar da bizim. Daha doğru bir ifadeyle, odadaki her şeyi bizim inşa ettiğimizin farkına varıyoruz, felsefe dediğimiz bu tuhaf aynayı kendimize tutunca. Öyleyse felsefe, bu anlamıyla nahoş bir aynadan başka bir şey değil. Üstelik aynadaki en net görüntüyü de aynayı kendimize tuttuğumuzda alabiliyoruz; yani onu ancak meta seviyeye ulaştırınca ya da sınırlar(ın)da dolandırınca…
Şimdi bu en insani faaliyet alanları; felsefe, edebiyat ve sanat, birer sığınma alanları olarak da görünüyor gözümüze. Fakat bu alanlar birer sığınak değil; daha çok dikenli gül bahçeleri gibiler. Güzeller ama ellerimizi de kanatırlar. Öyleyse şimdi de ellerimizi kanatmaya bizi neyin razı ettiğini sormak isterim. Burada da “anlam” kelimesinden başka bir yanıt gelmiyor aklıma. Fakat benim anlamdan anladığım şey farklı. Anlam ile “kendini konumlandırma” arzusunu kastediyorum. Böyle bir arzuya sahibiz, çünkü içine doğduğumuz gerçekliğe dair bilgimiz hâlen o kadar az ve zeminimiz o kadar kaygan ki, sabitlik istiyoruz. Felsefe dediğimiz bu nahoş ayna, bize bu sorunun cevabını bizden başka kimsenin veremeyeceğini söylüyor her seferinde. Hâliyle bu da içimizi rahatlatıyor, bize kendi kaderimizi kendimizin tayin edeceği bir özgürlük alanı, bir otonomi sunuyor.
Bu otonomiyi Aydınlanma ile başlatıyoruz; Aydınlanmayla birlikte başka bir evreye girdiğimizi hissediyoruz tarihte. Zira Kant’la birlikte Tanrı’nın varlığını teorik olarak kanıtlayamayacağımızı, fakat ona inanmayı seçiyorsak bunu ancak otonom aklımızla yapabileceğimizi anlamıştık. Üstelik sadece bu da değil, uzay ve zamanı bile kendi kendimize, kendi zihnimizle dışarıya projekte ettiğimizi fark etmiştik. Böylece yine Kant’la birlikte kendi kendimizin yasa koyucuları olduğumuzun farkına açık bir şekilde varmıştık.
Şimdi doğanın kayıtsız sessizliğinde bir yandan çalıp bir yandan da oynamaya devam ediyoruz. Sorduğumuz her sorunun cevabının yine bizde olduğunu içten içe biliyoruz.
Eğer felsefe öz-düşünümsel bir faaliyet ise, onu gerçekleştirebilen her varlık yalnızca düşünen değil, aynı zamanda etik sorumluluk da taşıyan bir özne hâline gelir. Zira öz-düşünümsellik kendi eylemlerini de değerlendirebilmek anlamına gelir. “Değer”lendirme ise normatif sorumluluk… Ve tüm bunları göz önüne alınca da metafelsefe ve etik arasında işteş bir ilişki olduğunun farkına varırız; birbirlerine öyle boğumludurlar ki bunlar, birini ötekinden ayırmak pek mümkün olmaz. Şayet böyleyse, felsefe yapan bir varlık aynı zamanda etik bir varlıktır da.
Ama yine de, öz-bilinç (self-consciousness), ona sahip olan varlığa neden etik avantaj getirir? Mesela eğer bir gün yapay zekâ, felsefe yapar olmaya başlarsa, ona etik bir statü vermek zorunda mı kalacağız? Neden? Acı çektiğinin farkında olma seviyesinin diğer canlılardan daha yüksek olacağı için mi?
Evet, çünkü farkındalık sorumlulukla dengeleniyor. Kendinin farkında olmak, kendinin farkında olmayana nazaran daha büyük sorumlulukları da beraberinde getiriyor; örneğin rasyonel karar verme sorumluluğu gibi. Etiğin sağladığı bu avantajı, şimdi bahsettiğim bu rasyonel sorumluluklar dengeliyor. Yine de, tüm bunlar, neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna bizden başka kimsenin karar veremeyeceği gerçeğini de değiştirmiyor.
Felsefe bu kararı verebilir ya da bu kararı yanlış da yönlendirebilir; fakat yine de bizi kendi yanılgılarımızla yüzleştiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürür. O, bizim gibi içine atılmış gerçekliğe eksiksiz şekilde vakıf olamayan rasyonel varlıklara yol göstermek içindir; başka bir deyişle, yanlıştan doğruya (milim milim de olsa) yaklaşma inancını sürdürebilmek içindir. Dolayısıyla felsefeyi düşünmek kaçınılmaz olarak etiği düşünmektir. Çünkü “Ne, felsefe yapar?” sorusu, eninde sonunda “Kim sorumludur?” demektir.
Tam bu noktada şöyle bir soru yöneltilebilir, “Bilgisizlikten filizlenen bir alan, nasıl olur da ancak bilgi sahibi olmaktan kaynaklanacak türden bir sorumluluk yükler?” Yanıt basittir: Çünkü varoluşsal bilgisizliğimize akılla meydan okuma faaliyeti olarak felsefe, bizi yaşamda konumlandırır. Ve yaşamda konumlanmış bir varlık, yaşamdaki diğer unsurlarla karşılıklı ilişkiler kurmak zorunda kalır. Başka bir deyişle, yaşamda kendisini konumlandırdığı noktadan, başka unsurlara karşı sorumluluklar kazandırır kendine. Bu sorumlulukların illüzyonel olduğu, sahte olduğu, Fichte’nin deyimiyle bir inanışa ya da bir hikâyeye dayandığı iddia edilebilir. Öyle olsalar bile bunun bir önemi yoktur. Çünkü en nihayetinde bizi daha iyi yaşatacağına inandığımız rasyonel hikâyelere ihtiyacımız vardır; felsefe de bu hikâyeleri kurma ve sorgulama çabamızdan başka bir şey değildir.



