The Ring ve The Ring Two: Sinemanın Ölümü – Hasan Cem Çal

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sinemanın ölümü, ilkin video kasetlerin üretimiyle ilan edilmişti ve neden de görece belliydi: Kaset sonsuza dek kopyalanabilir olduğundan, herkes tarafından izlenebildiğinden, özünde aynı imge yine, yeni, yeniden, sonsuzca ürüyordu onda; tıpkı ölüm saçan bir virüs gibi. Bu bağlamda sinemanın ölümünü tanımlayan koşul, esasında imgelerin imaja evrilişidir ki bu da tek bir anlama gelir: Aynının ebedi dönüşü. Bu, sinemanın ölümünün yapısal bir kavranışıdır kuşkusuz. Video filmi, ama onunla birlikte de sinemayı öldürmüştür; çünkü imge gerek genetik gerekse de lojistik düzeyde yalnızca “tekrar” eder artık, devridaim içindedir; dönüp durur. Sinemanın gerçeklikle bağının kopmasından (bilgisayar üretimi görüntüler) çok daha temelli bir “ölümcüllük”tür bu, zira sinemanın kısmi biricikliğine ebediyen halel getirir: Artık sinema bir kaynak “malzeme”ye (pelikül gibi) dahi işaret etmez, daha çok kopyalana kopyalana dağılır, çoğalır, taşınır, giderek de uçucu bir hâl alır; dolayısıyla da bir yerde değil her yerdedir; hava gibi. Tabii bu anlamda sinemayı öldüren şey, sanılanın aksine, onu ortadan kaldıran değil, ebedileştiren şeydir. Sinemanın öldüğü an, esasında ölümsüzleştiği andır. Sinemanın ölümü eşittir virütik sinemanın doğumu.

Otantik ve ayrıksı anlamıyla sinemanın ölümünü birbiriyle ilişkili iki koşul tanımlar: sınırsız kopyalanabilirlik ve orijinalin yitimi. Video kasette iki koşul da sağlandığı düzeyde, işbu “saklama format”ı aslen sinemanın ölümüdür. Birincisi, kaset bir kopyadır ve ikincisi, orijinali yoktur; ama dahası da var: Kasete aktarılan her bir film, tam da filmler çürüyüp öldüğünden, orijinali olanı da kopyanın kopyası kılar ve bir tür “ölüm sağlayıcı” işlevi edinir. Ve tabii, bunlar bile yalnızca işlevlerdir ve asıl yankılarını üretilen imajların niteliğinde bulur: Video kasetin ve en genel anlamıyla elektronik/dijital imgelerin imalinin ardından ki imajlar giderek birbirlerini andıracakları bir çevrimin içine girmiştir (bugün en çok da Netflix’te görülen dizi ve filmlerin birbirine ton, doku, açı ve başka özellikleri itibarıyla birebir benzemesi, bu durumun çağdaş bir yansımasıdır) ve düşünüldüğünde bu, imajların kendi genetik belirteçlerinin tekelinde tanımlanması demektir. Orijinali olmayan ve kopyanın kopyası olan bir imaj, bu biçim, kendi içeriğini de tanımlar: Orijinal olmayan bir kopya olarak kopyalanır; ad infinitum. Otantizmin yerini virütizm alacaktır: Sine-virüs.

Sinema tarihinde bu “özsel ölüm”ü The Ring ve tabii ki onu izleyen The Ring Two’dan daha net bir şekilde ortaya koymuş hiçbir film ya da duoloji yoktur. Lafı uzatmadan, nedenleri sayıp dökmeli. Bir: The Ring hâlihazırda bir remake olarak bir kopyadır ve kendini ikileyerek (The Ring Two), kopyanın kopyası hâline gelir; Ringu’dan bahsetmeme nedenimiz de bu açıdan bellidir, çünkü yalnızca Amerikalılar keşfetmiştir remake’in remake’ini yapmayı (ve tabii, en başta, remake’i de).

İki: The Ring yalnızca bir seri olarak bölünerek çoğalmaz, ama kendi içinde de bölünerek çoğalır; filmin sonunda kopyalanan kaset, kendisinin orijinal olmayışını onar; ima edilen şeyse, bir nevi, kasetin hiçbir zaman orijinal olmamış olduğu ve kopyalanarak yayılmaya (yani “öldürme”ye) devam edecek olmasıdır.

Üç: Kaset her zaman ve herkese aynı şekilde görünür ve öldürür, zira kendisi hâlihazırda ölüdür, ölüme dairdir ve bu şekilde gerçekliğe sızar; Samara’nın videosundaki sinek ya da kuyudan çıkan kendisi, kopyanın kopyasının gerçekliğe sızacağının yani bir fraktal simülakrın sinyalidir; kaset sürekli kopyalandığından, “elden ele” yayıldığından, ölüm de hep yeniden yaşanır; kaydedilen ölüm, ölemeyen ölüm olacaktır: “Yaşayan ölüm.”

Dört: Kaseti izleyenler, birbiriyle aynı surette bir muhayyileye sahip olacaklarından, birbirlerinden de ayırt edilemez şeyler üretecektir, bu örnekte ise kaseti birbirlerine ileterek tek tip imgeyi, imajı imal edecektir ve imajı üretenin kim olduğunu keşfetmek de tam da bu nedenle mümkün olmayacaktır, zira herkes ve hiç kimsedir; kaseti izleyen herkesin “yüzsüz” olması ya da yüzünün yamulması da buna gönderir.

Beş: Samara’nın kasetinde gözün devinme şekli, Samara’nın meskeni (kuyu) ve sonsuzluğun sembolü aynı biçimi haizdir, hepsi çembersidir ve çember sonzuzluğu imler; çemberde ise her şey çoktan ölüdür, çünkü zaten hiç doğmamıştır. İşte beş neden.

Öyleyse beş nedenin oluşturduğu beş katmanda, The Ring’in, The Ring Two’yla birlikte, sinemanın ölümünün kusursuz bir anlatısını sunduğunu söyleyeceğiz. Bu, özel, tekrarlarsak özsel, ama aynı zamanda özgül bir ölüm anlatısıdır, zira bir tür alegori olduğu kadar bir semptomatik tahlildir de. Alegoridir; çünkü asıl ölümü, yani sinemaninkini, anlatısının içine gömer. Semptomatik tahlildir; çünkü video kaseti, yani gerçekliği, anlatısının merkezine yerleştirir.

Gerçekten, The Ring’in, bir franchise olarak, bir tür “telematik lanet”le ilişkili olduğunu düşünmek kolaydır, oysaki sorulması gereken soru şudur: Neden video? Lanet neden videodan geliyor, televizyondan yayılıyor? Çünkü filmde Samara zaten ölürdü, ölümü tekil olurdu, oysaki videoda, televizyonda, bir mesken bulur ve her seferinde ölürken öldürür de; ölümü çoğuldur yani. Samara’nın gerçekliğe sızma nedeni de bu açıdan bellidir: Kopyanın kopyası, ebedi kopyalamaya tabi, orijinali olmayan imge, imaj, hâlihazırda ölü doğar ve izlendikçe kendi ölümünü herkes nezdinde gerçekleştirir; bu imgeyi izleyen herkesin gözünde imge ölüdür; ölüm hakkında olmak vasfıyla. The Ring gibi. Ve yine, filmde eğer ki herkes video kaseti izleyip ölüyorsa, bunun nedeni, kasetin lanetliliğinden çok, lanetin, “çağın laneti”nin, “gerçekliğe sızan imaj”ın kaset formuna gömülmüşlüğündedir: Kaset gerçekliğin imgesini kendininkinden üretir; bu örnekte, film özelinde ise ölümünkinden. Filmin korkunçluğunun sağlaması da bu noktadan ileri geliyor; seyirciyi, ölen seyirciyle aynı konuma yerleştirme hâlinden.

Öyleyse The Ring bir tür meta-anlatıdır (ve meta-sinemanın da mükemmel örneklerinden biridir): Sinemanın ölümünü, daha doğrusu imgenin ölümünü sağlayan koşul, elektronik imgede yiten orijinalliğin ve telematik imgede yiten zaman-mekân aşırılığın imgeye uyguladığı şiddette temellenir. İmge bir “yeniden üretim” olmayı dahi bırakıp bir “zaman sinyali” olduğunda, son raddede uçuculaşır ve ölüm ile ölümsüzlük arasında bir süperpozisyon hâlinde asılı kalır. İşte bu da Samara’dır, ama aynı zamanda ölümdür. Samara imgenin ölümüdür ve onu izleyen herkes ölüyorsa, neden bellidir: Onlar da bir imgedir ve anlatıda, ölümü gören, ölümden olan, öyleyse ölendir. Ölümü görerek öleni görenin yani bizlerin, seyircinin gördüğü ölüm ise esasında tek bir ölümdür: Sinemanın ölümü. Kendini yakan bir kitap veya kendi melodisini çözen bir müzik gibi, kendi ölümünü ilan eden bir film. Sinemanın ölümünü anlatısallaştıran, dolaylayan bir tanesi. The Ring’in gelmiş geçmiş en korkunç filmlerden biri addedilmesi boşuna değildir. Yapısal olarak düşünüldüğünde, kendi formuna mahal vermiş bir mecranın ölümünü ilan eden bir filmden daha korkuncu olabilir mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cem Çal