Makro İktisadi Düşünce Tarihi II: Klasik İktisat – Eren Kadı

Klasik iktisat, Adam Smith’in attığı temellerle başlayan ve neo-klasiklerin ana akım olmasına kadar süren ekolün adıdır. Bu düşünce geleneği, 1776 yılında Smith’in Ulusların Zenginliği adlı eserini yayınlamasından John Stuart Mill’in ölümüne kadar süren dönemi kapsar. 

David Hume gibi Aydınlanma filozoflarından köklerini alan bu görüş, aynen ticaretin kapitalistleşmesi ve ulus devletlerin merkezi hazinelerinin oluşmasının merkantilizmi doğurması ve tarımın kapitalistleşmesinin fizyokrasiyi doğurması gibi dışsal faktörlerden etkilenmiştir. Bu bağlamda, sanayi devriminin değerlerini savunmuşlar ve sanayi kapitalizmini açıklamaya çalışmışlardır.

Klasik iktisadın asıl ilgi alanı ‘’politik iktisat’’tır. Bu çerçevede, neo-klasik yaklaşımdan farklı olarak sınıf tahliline önemli ölçüde yer vermişlerdir. Politik iktisadı da zenginliğin kaynağının araştırılması üzerine inşa etmişlerdir. Bunun en meşhur istisnası, David Ricardo’dur. Ricardo malları üreten sınıflar arasında, malların nasıl bölüşüldüğüne dikkat çeker. 

Peki klasiklerin iktisadı inceleme yöntemleri neydi? Klasik iktisatçıların metodolojisi büyük ölçüde tümdengelimci ve soyutlayıcıdır. Neo-klasik iktisattan farklı olarak matematiksel ve metodolojik bireycilik üzerine inşa edilmemiştir. Zenginliği ve bölüşümü izah ederken dinamik ama genel olarak uzun vadeli statik ve ampirik desteklerden yoksun analizleriyle öne çıkan ve aydınlanma rasyonalitesinin bir tezahürü olarak ‘’doğal düzen’’ arayan bir metodolojiye sahiptir. Daha sonraki neo-klasik iktisatçılar; metodolojik bireycilik, marjinal analiz ve matematiksel yaklaşımlarıyla klasiklerden ayrışır. Bununla birlikte ampirik verilerin iktisada girmesi, yazının para tartışmalarıyla ilgili olan bölümünde değineceğim iktisatçı Thomas Tooke’un öncülüğünü yaptığı bir iştir.  Klasik iktisadın tarihsel bağlamı ve metodolojisini yönelik bu girişin ardından, klasik iktisadın teorik içeriğini oluşturan kavramlara yer açmak gerekir.

Değer Teorisi

‘’Mübadele değeri’’ ve ‘’kullanım değeri’’ klasik iktisada girerken bilmemiz gereken tanımların başında gelirler. Günümüz mantığı ile bakınca basitçe mübadele değeri fiyatların oluşumu, kullanım değeri ise faydadır. Adam Smith bu konuya ‘’elmas ve su paradoksu’’ örneğini verir. Eğer on dakika içinde düğününüze yetişmeniz gerekmiyorsa bir elmas, kullanım değeri olmayan bir şey olmasına rağmen yüksek mübadele değerine sahiptir. Oysaki su, yaşamın temel öğesi olduğu halde 15 TL’dir. Bu yaklaşımı daha sistematik hale getiren David Ricardo, bu soruna mübadele değerinin oluşması için kullanım değerinin de gerektiğini söyleyerek yanıt vermiştir. Jean-Baptiste Say ve Nassau William Senior ise kullanım değerinin piyasa talebinde gizli olduğunu söyleyerek bu tartışmaya cevap üretmeye çalışırlar. Say, değerin kaynağını ‘’fayda’’; Senior ise ‘’kıtlık prensibi’’ üzerinden açıklar. Bu yaklaşımlar ileride değineceğimiz neo-klasik iktisatçıların ‘’marjinal fayda’’ kavramına geçişinin de öncülleri olacaktır. 

Dolayısıyla bu konu ile uğraşırken akıllara şu soru gelir: O zaman değer nerede oluşur? Klasik ekonominin en temel amacı da bu soruya nesnel bir değer ölçütüyle cevap üretebilmek ve bu değer ölçütünü Newton’ın fizik yasalarına benzer şekilde toplumu ve malların mübadelesini organize eden uzun vadeli kuvvetlerin açıklanmasında kullanmaktır. Bu doğrultuda geliştirilen emek-değer teorisi, bir malın değerini üretiminde harcanan emek miktarıyla ilişkilendirir. Emek-değer teorisi, Adam Smith tarafından uygarlık öncesi (ilkel) toplumlarda bir ürünün değerini tespit etmek amacıyla ortaya konmuştur. Buna göre, bir geyiği avlamanın dört saat, bir tavşanı avlamanın bir saat sürdüğü varsayımı altında, bir geyiğin dört tavşanla mübadele edilmesi gerekir. Bu dönemde, emeğin ürünü doğrudan emekçiye aittir. Elbette bunların altında, daha sonraki antropolojik çalışmalarda sorgulanmış ve eleştirilmiş olan bu tür toplumlarda mübadelenin takas üzerinden gerçekleştiği varsayımı vardır.

Adam Smith’e göre uygar bir toplumda — yani, toprağın özel mülkiyete geçtiği ve sermaye birikiminin başladığı bir toplumda — bir ürünün değeri, kısa vadede arz ve talep dalgalanmaları ile değişse de uzun vadede ‘’doğal fiyat’’ı olan maliyet düzeyine yönelir. Bu maliyet; toplumu oluşturan aristokratların rantı, kapitalistin kârı, emekçinin emeği ile açıklanır. Ricardo’da ise rant, maliyetin dışına itilmiş; sermaye de ‘’gömülü emek’’ olarak kavramsallaştırarak emek-değer teorisi dönüştürülmüştür. Bu revize edilmiş anlayış, emek-zaman gibi niceliksel ölçülerle desteklenerek değeri ölçmeye yönelik analitik bir çerçeve geliştirmiştir. Fakat anladığım kadarıyla rakiplerinin teorilerini kullanarak onlara cevap üretmeyi gelenek haline getirmiş olan sosyalistler, bu değer ölçütünü kullanarak kapitalist ekonomiyi bir ‘’artık’’ sistemi olarak yorumlamışlardır. Bu yaklaşımın en bilinen temsilcilerinden biri olan Ricardocu sosyalist olan William Thompson; işçinin ürettiği toplam değer ile üretilen üründen aldığı pay arasındaki farkı ‘’artık’’ olarak tanımlamıştır. Bu artık teorisi, onu Karl Marx’ın öncülü yapmasının yanında kendisi, emek piyasasının gönüllülük esasına değil; evine ekmek götürmek zorunda olan işçiye uygulanan bir ekonomik şiddet esasıyla inşa edilmesini iddia etmesiyle de meşhurdur. 

Ricardo’nun emek-değer anlayışı ileride Marx tarafından geliştirilecek olan ‘’artı-değer teorisi’’ ile kapitalist üretim ilişkilerinin temel eleştirilerinden birini oluştursa da Ricardo’nun teorisi kendisinin de farkında olduğu çeşitli sınırlılıklar barındırır. Emeğin ve sermayenin homojen farz edilmesi, kapital-emek oranının sabit varsayılması, farklı emek türlerinin tek bir ölçüte indirgenebileceğini savunması, değişken fiyatları açıklamadaki güçsüzlüğü, zenginlik ve değeri ayrıştırması hatalı varsayımları olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, dönemin faydacı felsefesinin etkisiyle Say gibi iktisatçılar, ürünün değerini fayda ile açıklama yoluna itmiştir.

Bölüşüm ve Sınıf Analizi

Bu değer tartışması, kaçınılmaz olarak peşinden bölüşüm sorusunu da getirir. Klasikler, halihazırda aristokrat sınıfı top atışına tutarken kapitalist kârın kaynağını da açıklamak durumunda kalmışlardır. Bu iktisatçılar, kapitalist burjuvayı tanımlarken sanayi devriminin erken evrelerinde olmasından kaynaklı sermaye, henüz günümüzde olduğu kadar tekelleşmemiştir ve dönemin kapitalisti genellikle hem sermaye sahibi hem de üretim sürecini yürüten yöneticidir. Ayrıca, günümüzdeki gibi gelişmiş finansal araçların yokluğu riski, bir tür fedakârlık olarak görmelerine yol açmıştır. Senior da ‘’imsak teorisi’’ ile kapitalistin tüketim yapmak yerine yatırım yapmasını bir tür fedakârlık olarak görmüştür. Ancak bu yaklaşımın, fabrikalarda 12 saat çalışan işçilerin ağır çalışma koşullarıyla yalısının çeşmesini onarmaktan vazgeçen kapitalisti kıyaslaması, özellikle eleştirel ve sol literatürde yoğun bir şekilde eleştirilmiştir.

Klasiklerin doğal denge arayışının vardığı nokta, hem piyasa hem de toplumsal sınıf yapısına ilişkin analizlerle sonuçlanır. Sınıfsal analizleri az önce bahsettiğim toplumun üç sınıfına dayanır: toprak sahipleri, kapitalistler ve emekçiler. Anne Robert Turgot tarafından temelleri atılan ve Ferdinand Lassalle ile derinleşen Tunç Getiriler Kanunu, emeğin yaratılan değerden ancak geçimlik düzeyde pay aldığını ortaya koymuş ve ücretlerin artması durumunda, nüfusun artmasıyla dengeleneceğini öngörmüştür. Ricardo ve Malthus bu karamsar yaklaşımı, farklı bağlamlarda kullanmıştır. Malthus’un yaklaşımı, klasik gelenek içinde istisnai bir konumda yer alır ve bu teoriyi de çağının en karamsar felaket teorisi olan Malthusyen Felaketi göstermek için kullanır. Hazır konusu açılmışken Malthusyen Felaket, geometrik artış gösteren nüfus ile aritmetik artış gösteren tarımsal üretimin bir noktada nüfus fazlasına sebebiyet vereceğini açıklar. Bu dengesizliğin kıtlık, salgın hastalık, savaş veya doğum kontrolü ve doğal ölümler gibi metriklerle dengelenebileceğini göstermiştir. Bu çerçevede Malthus, yoksullara yapılan yardımları (Poor Laws) da faydasız görmüştür. 

Asıl konuya dönecek olursam, klasik bölüşüm analizinde bir diğer temel unsur Ricardo’nun rant teorisidir. Bu sınıfsal tahlilde, Ricardo’nun rant teorisi önemli bir durağanlık krizinin varlığına işaret eder. Ricardo’nun rant teorisi basitçe, tahıl fiyatının arttığı senaryoda, artan nüfusun heterojen verimlilikteki topraklarla olan etkileşiminin artan rant gelirleriyle sonuçlanacağını gösterir. Daha da açmak gerekirse, ilk tarıma açılan topraklar en verimli olan topraklardır; fakat nüfus artışı ile gıdaya olan talep artar ve göreceli olarak daha verimsiz topraklar da tarıma açılmaya başlar. Azalan verimler kanununun da etkisiyle marjdaki gıda üretimi azalır ama ücretler aynı kalır. Basitçe gıda fiyatları artar; ama ilk tarıma açılan yüksek verimlilikteki topraklarda verimlilik aynı üretkenliğini korur. Bu da bu topraklardan elde edilen rant gelirlerini arttırır. Emeğin gelirinin sabit kaldığı ve rant gelirlerinin arttığı bir sınıfsal tahlilde kârların azalmasını bekleriz. Azalan kârlar, kapitalistlerin inovasyon ve girişim şevkini kırar ve ekonomi bir durağanlığa girer. Dolayısıyla Ricardo’nun rant teorisi, kapitalist ekonominin uzun dönemli büyüme sınırlarına ilişkin ‘’durağanlık eğilimi’’ne işaret eder. Bu durağan durum kavramı, John Stuart Mill’de daha farklı yorumlanmıştır. Durağan durum, bir felaket değil aslında faydacı toplumun varabileceği nihai noktadır. Bu noktada, artık ekonomik büyüme önemsizdir ve bölüşüm adaleti, etik değerler gibi işlere odaklanır. 

Doğal denge arayışında bir diğer durak, piyasa ekonomisidir. Klasiklerde, genel olarak ekonomi arz yönlü incelenmiştir ve bu bağlamda Malthus önemli bir istisnadır. Klasik piyasa tasavvuru, ‘’Tam Rekabet’’ gibi hipotetik bir varsayıma dayanır. Tam Rekabet Modeli, homojen ürünlerin piyasaya girmesinin önünde hiçbir engelin bulunmadığı ve çok sayıda şirketin rekabet ettiği bir markette fiyatların doğal fiyat etrafında dengelenebileceğini kabul eder. Bu model, kusurların istisna olduğu bir ahenge işaret eder. Klasik iktisatçılar, monopol piyasalarının oluşumunu kıtlığa, çoğaltılamayan mallara ve devlet sübvansiyonlarına bağlar. Klasik literatür, monopol veya duopol gibi piyasa yapılarına yönelik kapsamlı teorik modeller geliştirmemiştir. Bu alanın analizinde, Antoine Augustin Cournot’un attığı temellere neo-klasik iktisat kısmında değineceğim.

Para Teorisi

Klasiklerin para teorisi, paranın miktar teorisi üzerine kuruludur. Buna göre, ekonomideki nominal miktar, kısa vadede etkide bulunsa da reel üretimi etkilemez. Para, sadece reel değeri gizleyen bir perde gibidir. Fiyatlar genel dengesinde yaşanılacak bir değişiklik, piyasa kuvvetlerince nötrleşecektir ve buna ‘’paranın yansızlığı’’ denir. Para, sadece mübadele şartlarını oluşturan ve kolaylaştıran bir araç olarak görülür. Bu varsayımlara en sert eleştiri ileride Keynes tarafından yapılacak olsa da çağdaşları arasında da buna bir iki kelam eden olmuştur; ancak önce klasiklerde ve neo-klasiklerde miktar teorisinin ne anlama geldiğini biraz daha derinleştirelim. Miktar teorisinin analitik ifadesi, Irving Fisher tarafından formüle edilen ve Fisher Denklemi olarak da bilinen MV=PY denklemidir. Fikri kökenleri David Hume’a kadar dayanan bu teori temelde bizlere şunu gösterir: M, para arzını; V, paranın dolaşım hızını. Buna göre, kısaca ekonomi canlıysa aynı para daha fazla işlemde kullanılır; eğer tam tersiyse daha az. P, fiyatlar genel dengesi; Y ise reel çıktı veya üretimi temsil eder. Fisher’a göre, V sabit olduğu için ve Y birim zamanda yine sabit olduğu için para arzının yani M’nin arttırılması, sadece enflasyonu tetikler. Kısa vadedeki bu nominal değişim piyasanın reel kısmını etkilemez ve dolayısıyla para yansızdır. Peki, para yansızsa nasıl bir politika seti önerilir? Bu teorik çerçeve, altın standardını destekler. Nitekim, Banking School-Currency School ve Bullionist Controversy tartışmaları özünde buna dayanır. Keynes öncesi dönemde, miktar teorisine yöneltilen eleştirilerin en güçlüsü, Thomas Tooke ve John Fullarton’ın yani Banking School’un eleştirileridir ve bu eleştirilere karşılık ise Lord Overstone tarafından verilmiştir. Tooke, bu bağlamda para artarsa önce fiyatların değil, maliyetlerin arttığını vurgular. Ona göre, önce maliyetler artar; para bunu takip eder. Bunu da empirik delillerle göstermiştir. Bu tartışmayı kazanan Currency School’un görüşleriyle şekillenen 1844 yılı Bank Charter Act kanunu sonucu ortaya çıkan 1847, 1857 ve 1866 finansal krizlerini ise neo-klasikler üzerine olan yazıya saklıyorum.

Say Kanunu 

Klasik iktisadı tanımlayan bir diğer önemli özellik de Say Kanunu’dur. Say Kanunu’nun klasik ve kısa tanımı “Her arz, kendi talebini yaratır.” ifadesidir. Bu, bir nevi babanızın sizi ekmek almaya yollarken nasıl olsa yenir diyerek fazladan ekmek aldırması gibidir. Say kanununun güçlü yorumunda, ekonomideki toplam hasıla ürünü oluşturan maliyet unsurlarına dağıldığında, hasıla ile satın alma gücü eşitlenir. Bu yaklaşımda, insanların ellerindeki paranın ya tüketime ya da tasarrufa gideceği ve her tasarrufun bir yatırıma eşitleneceği kabul edilir. Paranın yansızlığı varsayımı da düşünürsek, kısa vadeli dalgalanmalar haricinde irade dışı işsizlik, klasik model içinde mümkün görünmemektedir. Burada önemli olan nokta, genel aşırı üretimin imkansızlığıdır. Yani, tek bir sektörde aşırı üretim gözlemlenebilir; fakat fiyatların düşmesi ve sermaye hareketliliği sonucunda, o sektör de dengeye gelecektir. Bu konuya en meşhur eleştiriyi John Maynard Keynes yapmıştır. Keynes’in efektif talep ilkesi, likidite tercihi teorisi ve piyasanın belirsizlik vurgusu üzerinden kurguladığı eleştirisi, Say Kanunu’nu savunulması zor bir öğreti haline getirmiştir. Bununla birlikte Keynes’ten önce de Say Kanunu’na yönelik eleştiriler vardır. Mesela, Jean Charles Leonard de Sismondi, eksik tüketim ilkesi çerçevesinde gelişmiş sanayi ekonomilerinde, üretim kapasitesinin düşük ücretler alan işçilerin tüketim kapasitesinden daha hızlı arttığını ve bunun kapitalizmin yapısal bir sorunu olduğunu savunmuştur. Ekonomiyi talep eksenli okuyan Malthus da tasarrufların artması sonucu dengenin bozulabileceği eleştirisini getirmiştir. Marx ise, aşırı üretim krizlerinin kaçınılmazlığı ve paranın değer saklama aracı olarak istiflenebileceği eleştirileri üzerinden klasik yaklaşımın varsayımını sorgulamıştır.

Son olarak klasiklerin ticaret teorilerine değinmek gerekir. Klasik iktisat, ağırlıklı olarak Britanya merkezli bir ekol olduğu için ve Britanya’nın sanayi devriminin beşiği olmasından ötürü, klasik iktisatçıların ‘’laissez faire’’ye bağlı serbest ticaret teorilerini niyet okuması yapmadan değerlendirmek pek güçtür. Alman ve Amerikan iktisatçılar da benimle aynı pozisyonu paylaşıyor olsalar gerek ki iki ülkenin iktisatçıları da bu ticaret teorilerini benimsemeyen ekoller geliştirmiş ve kendi korumacı fikirlerini oluşturmuşlardır. 

Klasik iktisatçıların ticaret üzerine olan fikirleri yine Adam Smith ile başlar. Adam Smith’in mutlak üstünlükler teorisi, basitçe bir ülke daha az maliyetle bir ürünü üretiyorsa diğer ülkeye karşı mutlak bir üstünlüğe sahip olduğunu öne sürer. Buna göre, eğer her ülke, mutlak üstün olduğu malları üretir ve satarsa bu tüm dünya için daha iyi olacaktır. Bu fazlasıyla ilkel olan düşünce, Ricardo tarafından göreceli üstünlükler bağlamında revize edilir. Ricardo’ya göre, bir ülke iki farklı malı da daha ucuza üretiyor olsa bile maliyet avantajı en verimli olan sektör üzerine uzmanlaşmalıdır. Bu teorilerin ortak noktası ise, serbest bir ticaret politikasının ticaretin tüm taraflarına daha faydalı olduğu görüşüdür. Bununla birlikte klasik teori, ticaret edilen malların niteliği, kıymeti ve ticaret yapan ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkileri gibi karmaşık ilişkileri yeterince analiz etmemiştir. Tüm bu bahsettiğim sorunlar, sınırlamalar daha sonraki dönemlerde daha detaylı ele alınmış ve günümüzde de süren tartışmaları beraberinde getirmiştir. 

Sonuç olarak, klasik iktisatçılar, iktisadı kendi seleflerine göre daha sistematik ve analitik bir düşünce alanı haline getirmiş; iktisadi politika tartışmalarına yeni soluklar kazandırarak iktisadi düşünce tarihindeki kritik bir rol oynamışlardır.

(Devam edecek…)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir