Görmenin Kurduğu Dünya: John Berger’in Görme Biçimleri, Bakışın Diyalektiği Hakkında Ne Söyler? — Beril Üçgün
Algı; dış dünyanın zihinde pasif hâlde sabit bir şekilde durması değil, öznenin dünyayı belirli mekanizmalar içinde kurma şeklidir. Görme Biçimleri’nin daha ilk bölümlerinde John Berger temel savını bu mesele üstüne kurar. İnsanların düşünceleri ve inandıkları şeyler, görme biçimlerini etkiler. Ayrıca bakmak eyleminin de bir seçimle meydana geldiğinden, bu eylemin temelde bir seçim edimi olduğunu savunur çünkü en nihayetinde bakmamayı veya başka bir yöne bakmayı kendi hür irademle seçebilir bir hâldeyimdir. Her ne kadar bu seçim salt özgür bir seçimmiş gibi gözükse de bu yönelimi etkileyen pek çok parametre vardır. Yani görüş alanımız hiçbir zaman tamamen nötr hâlde değildir.
Berger için görmek karşılıklı süreçler içerir. Görmenin iki tarafında, iki de görülen taraf olduğunu ve iki tarafın da iki ayrı görme sürecine ve yapısına sahip olduğunu söyler. Üstelik her iki taraf için de sahip oldukları görüş hâli, gerçeklik algısı, sorgulanamaz derecede doğrudur. Çünkü özneler tarafından görülen gerçeğin, kendileri tarafından reddedilemez olduğu düşünülür. Bu karşılıklı görme sürecinde iki bakış birleştiğinde görünürler dünyasının bir parçası olduğumuz ortaya çıkar; bu birleşim bir diyalektik oluştursa bile. Diyalektik, burada bahsettiğimiz çakışan gerçeklik algıları arasında bir gerilim alanı açar. Dolayısıyla çakışan gerçeklik algıları bir çelişki değil, görünürler dünyasının çok katmanlı olduğunun kanıtıdır. Bunun aksine, zaten tek bir gerçeklik algısı olsaydı, görmek tek boyutlu ve sabit hâlde olurdu. Burada bahsedilen çakışma bir aradalıktır. Yani öyle ya da böyle farklı olan bakış açıları çakışsa bile, mevcut gerçeklik algısında bir kopma olmaz; birbirine göre farklı olan gerçeklik algıları bazen karşılıklı sarsılır bazense birbirlerine yeni bir bakış doğurur ama bu diyalektik, her daim görmenin kurduğu dünyayı çeşitlendirerek besler.
Bu karşılıklı görme sürecinde iki bakış birleştiğinde, özne yalnızca gören değil, aynı zamanda görülebilen bir varlık olduğunu fark eder. Böylece görme edimi, tek yönlü bir algı olmaktan çıkarak gören ile görülen arasında karşılıklı bir ilişkiye dönüşür. Bu karşılıklılık, insan ilişkileri düzlemine taşındığında öznenin kendini nasıl gördüğü, öteki tarafından nasıl görüldüğü gibi soruları ortaya çıkarır.
Karşılıklı olarak farklı olan bu bakış açıları, aynı özne hakkında birbiriyle çelişebilir iddialar doğurabilir. Böylece bakmak ve görmek hattına; görmek, görülmek, tanınmak üçgeni de eklenir. Nesneler ve özneler bu bakış sürecinde tek başına değildir. Mevcut tanıdık kategoriler günlük hayat seçimlerimizi yapmada farkında olmadan bizi sonuca götürmektedir. Bu kategorilerin işlevi aslında oldukça kritik olmakla beraber günlük hayatta ne derece rol oynadıkları fark edilmez. Kendi içinde çok hızlı işleyen bu süreçleri inceleyecek olursak dilsel süreçleri ele alabiliriz. Dilsel yani kavramsal kategorilerde bir şeyi gördüğümüz saniyenin birinde dil bize hazır çekmeceler ile gelir. Bunun bilincinde olmadan o kelimeyi, nesneyi veya o şey her ne ise o an uygun gördüğümüz çekmeceye atar ve eylemlerimize bunu yaptığımızın farkında olmadan devam ederiz. Aslında gördüğümüz her şey kelime dağarcığımıza büyük oranda bağlıdır. Bireysel olarak dilimizde karşılığı bulunmayan bir ayrımı algısal olarak fark etme hızımız, o ayrımın kelime dağarcığımızda karşılığı olan kişilere kıyasla yavaşlar. Bu da gösterir ki dil, yalnızca gördüğümüzü ifade eden bir araç değil, neyi ve nasıl gördüğümüzün sınırlarını önceden belirlemiş bir alandır. Bu noktada kategorilerin bireylere göre oldukça kişisel yapılanmalar geçirdiğini söylesek yanlış olmaz. Nasıl Berger’in yaklaşımında konuşmaktan önce görmek geliyorsa, algı ve seçimlerimizin ardında da iyi ya da kötü kuklasını oynatan bir hayalbaz vardır. Bu hayalbaz, bilindik kategorilerin, geçmiş deneyimlerin oluşturduğu gölgede saklanan algılardır. Algı bu noktada bizim için bazen dilsel bir kategoridir bazen de toplumsal ve kültürel süreçlere göre şekillenen kodlardır. O hâlde özne insanları kategorilerle gördüğü takdirde kişiler de özne için kategoriler ile görünür hâle gelir. Bu noktada tanınmak için görülmek yeterli midir? Tanınma problemi, görmek ve görülmek süreçlerinde saçaklanan bir yol olduğu için görülmek önemli bir safha olsa da tek başına yeterli değildir.
İnsanlar birbirini tanıdıkça birbirleri hakkında olan imgelerini de oluşturur. Böylece imgelerle beraber oluşturduğumuz kategoriler algımızın filtresi hâline gelir. Tanınma sürecini merkeze alacak olursak bu düzlemde tanımakla beraber tanıdığını sanmak meselesi de karşımıza çıkar. Tam da bundan dolayı burada bir çelişki belirir. Bir insanı tanıdıkça o insan hakkında bizdeki bilgi girdisi çoğalmış gibi düşünebiliriz fakat artan şey sadece bilgi değildir. Bu durumla beraber o kişi hakkında oluşturduğumuz kategoriler de çoğalır. Böylece tanımak meselesi, önceden belirlenmiş ve zamanla parçalar eklenmeye devam eden bir çerçeveye o kişiyi zorla hapsetmeye benzer bir hâl alır. Tanıdıkça bilinen taraf çoğalırken, bir yandan da daha fazla kategorileştirme yapılır. Dolayısıyla tanınmakta olan özneye yakınlaşılırken aynı zamanda özneyi şahsi zihinsel imgelere hapsetmek de söz konusu olabilir. Böylece tanımanın kendisi paradoksal bir hâl alır. Bir özneyi tanımayı sağlayan geçmiş bilgisi, aynı zamanda onu her yeni durumda yeniden görebilmenin önündeki engellerden birine dönüşebilir. Bu noktada da şöyle bir soru karşımıza çıkar: Özneyi tanıdıkça onun davranışlarını mı görürüz yoksa onun hakkında geçmişten edindiğimiz fikirlerimizin kendi kategorilerimize uyumlandırılışını mı?
Hayalbaz metaforu bu noktada geçmiş deneyimleri, beklentileri, önyargıları ve o kişi hakkında daha önce verilmiş hükümleri kapsar. Başka bir deyişle, görünenin arkasında âdeta görünmeyen bir yorum mekanizması vardır. Ve buradan çıkan ayrım şudur: İnsan, kendini niyetleri ve iç sesi üzerinden görse bile öteki her daim karşısındaki özneyi davranışları üzerinden görmektedir.
İnsan kendisine baktığında sadece ne yaptığını değil neden yaptığını da bilir. Öteki ise bu niyete doğrudan erişemez, yalnızca gerçekleşmiş sonuç ile karşı karşıya kalır. Bu nedenle öznenin kendisine ilişkin bilgisiyle ötekinin özneye ilişkin bilgisi aynı düzlemde buluşamaz. Davranışı sergileyen öznenin deneyimi ile bu davranışı gören öznenin o özneye dair geçmiş görme süreçlerinden edindiği kendine has bilgi ve deneyimi uyuşmayabilir. Bu uyuşmazlık bizi metnin başında bahsedilen farklı gerçeklik algıları meselesine geri getirir. Bir insan özneyi görebilir, o özne hakkında fikir sahibi olabilir akabinde özneyi kategorize edebilir fakat bunların hiçbiri zorunlu olarak özneyi tanıdığı anlamına gelmez. Bu metnin kurduğu çerçevede tanınma problemi içinde tanınma arzusu da bir boyuttur elbette: Öznenin kendisine ilişkin ötekinin bakışında karşılık bulmasını istemesi olarak düşünülebilir. O hâlde özne, kendini gördüğü hâlde mi tanınır yoksa ötekinin kendine has görmesinde mi? Hangi deneyimsel bilgi mutlak doğrudur? Öznenin içe-dönük (introspective) bilgisi mi yoksa ön kabuller ve ön kategorilerle donanmış bir görmeye sahip olan ötekinin deneyim bilgisi mi? Her iki taraf da kendi görüşünü doğrudan deneyimlediği için kendi deneyimini gerçekliğe daha yakın olan olarak kabul etme eğilimindedir. Hangisi mutlak doğru sorusuna cevap vermek bu mesele için çok kolay olmasa da her özne için öteki hakkında ötekinden farklı, kendine has bir perspektife sahip olmanın kaçınılmaz olduğu da aşikârdır. Kategorilerden tamamen kurtulmak da muhtemelen mümkün olmayan bir senaryodur. Bu sebeple bu denklemdeki diğer noktaları gözden geçirmek gerekir. Belki de bir başkası bütünüyle tanıdığımız sanısından uzaklaşmak, bizi onu gerçekten tanımaya yaklaştırabilir. Çünkü bakışın yalnızca bakılan kişiyi değil bakan kişiyi de ortaya çıkardığını kabul etmek gerekir. Öyleyse gerçek anlamda tanımak, görülen öznenin içe-dönük bilgisinde var olmasına izin vermektir. Çünkü görmenin tek tarafı, gören tarafı, ötekini açıklayan mutlak bir sonuç değil, gören öznenin sınırlarını gösteren bir çerçevedir. Bu sınırın farkına varmak, ötekini her defasında önceden verilmiş kabullerin onaylanması olarak görmekten vazgeçebilmenin ilk koşulu olabilir. Körleşmiş ve dogmalaşmış bir bakış için ötekinin kendi başına var olabileceğini kabul etmek, belki de yeni bir dünyanın başlangıcı olur.



