Felsefe Tarihinden Yararlanmak — Timothy Williamson
Felsefe Tarih Midir?
Bir üniversitenin felsefe bölümüne girerseniz, kısa süre içinde pek çoğunda (bazı yerlerde daha da fazlasında) öğretilen şeyin felsefe tarihi olduğunu görürsünüz. Aksine, matematik ya da doğa bilimleri bölümlerinde öğretilen şeylerin matematik tarihi veya doğa bilimleri tarihiyle ya pek az ya da hiç ilgisi yoktur. Ara sıra matematikçilerin ya da bilim insanlarının isimlerinin yaptıkları keşiflere iliştirildiği görülse de, öğrencilerden bu insanların bunları nasıl keşfettikleri bilmeleri beklenmez; dahası, bu isimlerin kendi yazdıkları orijinal metinleri okumaları da beklenmez (ki bu metinler görünüş ve dil olarak o kadar yabancı durur ki yaptıkları keşifler de bu metinlere bakılarak tanınmaz). Bu sırada, felsefe öğrencileri öleli uzun zaman olmuş büyük filozoflar tarafından yazılmış kitapları ya da bu kitaplardan geniş miktarda (en azından çevirilerinden) okumak zorundadırlar. Felsefe, matematik ve doğa bilimlerinin geçmişle kurduğu ilişkiden daha farklı bir ilişki kuruyormuş gibi görünür.
Yalnızca pek az filozof felsefe tarihini tarih bölümlerine bırakmaktan memnundur. Geçmişteki filozoflar tarih bölümlerinde çalışıldığında buna “fikirler tarihi” denir. Dikkat daha çok bu filozofların yaşamları; bunların sosyal, politik, dini ve kültürel bağlamları ve baskıları; fikirlerini geliştirdikleri, yazdıkları ve öğrettikleri koşullara, ne okuduklarına ve kimden etkilendikleri, neyi sorgulamadan benimsedikleri ve neye karşı tepki gösterdikleri, kim için yazdıkları ve ürettikleri yapıtların hangi çağdaş etkileri yapmasına niyetlendikleri ya da hangi çağdaş etkileri yaptığı ve buna benzer şeyler üzerindedir. Aynı filozoflar felsefe bölümlerinde çalışıldığında ise buna “felsefe tarihi” denir. Ana odak bu kişilerin yapıtlarının o tarihte çevresiyle olan ilişkilerinden ziyade yapıtın kendisindedir. Hedef, yapıtın içeriğini bize bugün hâlâ mantıklı gelecek şekilde, yaşayan, tutarlı bir düşünce sistemi olarak anlamaktır.
Felsefe tarihi felsefenin bir parçasıdır. Yine de, bir filozofun sahip olduğu bir teoriyi öne sürmek ile o teoriyi doğruymuş gibi öne sürmek arasında bir ayrım vardır. Uzman felsefe tarihçileri bu ayrım hakkında genellikle nettirler: filozofun sahip olduğu teoriye bakarlar, bu teorinin doğru olup olmamasına değil. Ne yazık ki, bu ayrımı muğlaklaştıran yaygın bir felsefe yazma türü mevcuttur. Bazı çok büyük düşünürler üzerine, örneğin büyük Alman filozof Immanuel Kant (1724—1804) gibi, sıklıkla bu şekilde yazılır. “Kendinde-şeyleri bilemeyiz” cümlesini okuduğunuzda, yazar Kant’ın mı böyle düşündüğünü yoksa Kant’ın görüşünü benimseyerek kendisinin de kendinde-şeyleri bilemediğimizi kendi sesiyle doğruladığı mı savunduğu kısmı muğlak kalır. Bu iki iddiayı birbirine karıştırmak savunma açısından elverişlidir, zira bu, yazarın birinci iddiaya yöneltilen eleştirileri ikinci iddianın özünü kaçırmakla, ikinci iddiaya yöneltilen eleştirileri ise birinci iddianın özünü kaçırmakla geçiştirmesine imkân tanır. Eğer bunun tarihsel olarak yanlış olduğunu ileri sürerseniz, buna verilecek cevap kendinde şeyler hakkında konuşmaktır. Eğer bunun yerine felsefi açıdan yanlış olduğunu ileri sürerseniz, verilecek cevap Kant hakkında konuşmaktır. Sıklıkla, bu şekilde yazmak ne iyi tarihtir ne de iyi felsefe.
Bir görüşe göre felsefe, yalnızca felsefe tarihidir çünkü felsefe için olabilecek başka bir şey yoktur. Bu görüş özellikle kıta Avrupa’sında oldukça etkili olmuştur, yine de artık etkisini kaybetmektedir. İtalyan bir filozof olan arkadaşım, 1970’lerin sonunda ilk kez Oxford Üniversitesi’ni ziyaret etmişti. İnsanların Oxford’da hâlâ felsefi problemleri çözme çabasını büyüleyici derecede naif bulmuştu. Kendisinin, temelde farklı sistemler arasında bir karar vermek için ortak bir zemin bulunmadığını kanıksayan bir felsefi kültürde yetiştiğini anlatmıştı. Bu görüşe göre, bunlardan hangisinin objektif olarak doğru olduğunu soramazdık, ancak tarihsel olarak verilmiş bir sistemin ya da bir diğerinin içinden düşünebilirdik; amacımız o sistemin altını oymak olsa bile. Bazen hangi filozof üzerine çalıştığım soruluyor, sanki herhangi bir filozofun yapmak zorunda olduğu şey buymuş gibi. Oxford tarzında yanıtlıyorum: felsefi problemler üzerine çalışıyorum, filozoflar üzerine değil.
Felsefe yalnızca felsefe tarihi olabilir fikri kendi kendini baltalayan bir fikirdir çünkü kendisi, kabul etmek için hiçbir zorunluluğumuz olmayan, aykırı bir felsefi seçenektir. Kanıt ile desteklenmemiştir. Felsefe tarihinde çalışılan filozoflardan ancak pek azı felsefe tarihi üzerine yazmışlardır. Onların hedefi, diğer filozofların, ya da hatta kendilerinin bile, teorilerini yorumlamak değil, bu tarz teorileri ilk elden inşa etmekti. Mesela zihin ve onun doğadaki yerine dair, bilimsel teorilerden radikal olarak farklı olmayan teoriler gibi. Aynı şey bugünkü felsefede geliştirilen çoğu teoriye uygulanabilir. Dahası, çoktan görüldüğü üzere, bu teoriler arasında rasyonel olarak karar vermenin yolları mevcuttur. Felsefeyi felsefe tarihiyle tanımlamak derinden anti-tarihsel bir tutumdur çünkü bu, tarihin kendisine karşı vefasız olmak demektir. Yine de bir felsefe probleminin (örneğin özgür irade gibi) tarihini çalışmak o problemi çalışmanın yollarından biriyse de, o problemi çalışmanın birçok yollarından biri onun tarihini çalışmak değildir; tıpkı matematik ya da doğa bilimlerindeki bir problemi çalışmanın o problemin tarihini çalışmak olmadığı gibi. Neyse ki felsefe tarihi, tüm felsefeyi yutacak şekilde emperyalist hırslar olmadan da çalışılabilmektedir.
Anıtlar ve Bize Etki Edişleri
Felsefe tarihi bir çeşit entelektüel turistmiş gibi keşfedilebilir. Tıpkı bir ateistin gıpta ve hayranlıkla büyük bir tapınak, katedral ya da camiyi gezmesi gibi felsefenin büyük anıtları da ifade ettikleri teoriler reddedilerek incelenebilir. Platon’un diyalogları gibi bazı yapıtlar tartışmasız düz yazı stilinin sanatsal kalitesi, imgesel anlatımı ve dramatik formuyla birlikte literatürün unutulmaz şaheserleridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi (1781) ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Fenomenolojisi (1807) gibi diğerleri ise tumturaklı yazılmış olsalar bile kendi fikirlerinin girift mimarisini inşa edip bir kule gibi yükseltiyor oluşlarıyla hâlen muazzam birer sanat yapıtı niteliği taşımaktadırlar.
Elbette, bir bina ilk bakışta nefes kesici olsa bile onun yapısının ve işlevinin birbirlerine nasıl tekabül ettiklerini (mesela bir tapınağın mekânsal mizanpajının içinde gezmeye ne kadar alan açtığının, dini ve sosyal anlamları ifade etmesinde etkili olduğu gibi) ne kadar az anlarsak onun değerini anlayışımız da o kadar yüzeysel kalacaktır. Aynı şey felsefe yapıtları için de geçerlidir. Zeki ve iyi bilgilendirilmiş bir rehbere sahip olduk mu, o zaman cahil bir turist olarak ne kadar çok şey kaçırdığımızı da fark ederiz. Her ziyaret edişle daha çok öğrenir ve daha çok değer veririz. Daha bu noktadayken bile felsefe tarihi çalışmak, verilen eforun karşılığını vermektedir.
Büyük bir felsefe yapıtı şeylerin (oldukça genel, soyut türden şeylerin) nasıl olduğuna dair yeni bir hikâye söyler. Genellikle yazar bu hikâyenin doğru olmasına niyetlidir fakat yanlış olsa bile yine de bu iyi bir hikâye olabilir ve bizler de onu bu şekilde, illüzyona kapılmadan okumaktan keyif alabiliriz. Örneğin, İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine Bir İnceleme (1710) ve Hylas ve Philonous Arasında Üç Konuşma (1713) eserlerinde İrlandalı filozof-psikopos George Berkeley, gerçekliğin idealar ve bu ideaları barındıran zihinlerden başka bir şey olmadığı, yani buna göre ağaçlar, masalar ve diğer gözlemlenebilir nesnelerin birer inşa oldukları öznel idealizm görüşünü geliştirmiştir. Hiç çekinmeksizin kendi teorisinin Newton-sonrası saf bilimsel dünya görüşüne karşı sağduyu ve dini savunan en iyi teori olduğunu savunmuştur. İnsan şöyle düşünebilir: Berkeley gibi dostlar varken düşmana ne gerek var? Ama öznel idealizmin sağduyuya karşı bir hakaret olduğunu düşünsek bile yine de şeyleri onun manzarasından görme deneyiminden keyif alabilir ve Berkeley’in bu kadar zayıf, maddi olmayan bir malzemeden zarif ve şaşırtıcı derecede dayanıklı bir yapı inşa etmedeki ustalığını takdir edebiliriz.
Felsefi fikirlerin kendilerine özgü ilgi çekiciliği ve güzelliğinin yanı sıra, bu fikirlerin tarihi genel olarak insanlık tarihinin anahtarlarından biridir. Berkeley’in gösterdiği gibi dini ve bilimsel dünya görüşleri arasındaki savaşlardan çoğu felsefe içinde verilmiştir. “İdea” kelimesinin kendisi Platon’a kadar gider. Avusturyalı filozof-bilim insanı Ernst Mach (1838—1916), hem Robert Musil’in romanı Niteliksiz Adam’ı hem de Albert Einstein’ın genel görelilik kuramını etkilemiştir. Çoğu politik argüman, insan hakları gibi felsefi fikirler çerçevesinde tanımlanmıştır. Daha az masum bir biçimde, Stalin’in Sovyetler Birliği’nin resmi doktrini, kökleri on dokuzuncu yüzyıl Alman felsefesine dayanan diyalektik materyalizm idi. Doğru teoriler kadar yanlış teorilerin de etkisi vardır.
Erken yirminci yüzyıl mantığında, hem felsefi hem de matematiksel olan bir soru ortaya çıkmıştır: matematiksel bir problemi çözmek için yaratıcılığa gerek duymayan “tanımlı bir metoda” sahip olmak ne anlama gelir? Bu soruyu yanıtlamak için Alan Turing, hayali evrensel hesaplama makinelerine dair soyut bir teori geliştirmiştir. Sonrasında, II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerini çözmeye çalıştığı sırada sahiden de böyle bir makine inşa etmiştir. Bu makine Nazizmi yenmekte büyük rol oynamıştır. Bu, dünyamızı dönüştüren modern bilgisayarların doğuşuydu. Bir felsefi fikrin tarihte nasıl bir etkiye sahip olacağını önceden sezmek zor veya imkânsızdır.
Turing bize, felsefi bir teorinin tarihsel etkisinin onun genel eğilimi yerine tamı tamına içeriğine bağlı olabileceğini hatırlatır. Turing’in teorisinin detayları birazcık farklı olsaydı belki de teknik işi yapmakta yetersiz olacaktı ve böylelikle de çalışan bilgisayarların ortaya çıkmasına ön ayak olmayacaktı.
Felsefede hangi fikirlerin etkili olacağı, hangilerinin diğer filozoflara ikna edici, ya da en azından umut vaadedici gözüktüğüne bağlıdır. Filozof olarak değil de yalnızca tarihçi olarak düşünen uzmanlar, bir fikrin geçmişteki filozoflara nasıl gözüktüğünü değerlendirecek felsefi becerilerden yoksun olabilirler. Bu tür tarihçiler, geçmişteki bir filozofun belirli bir metinde hangi fikirleri dile getirdiğini değerlendirmek için bile en uygun konumda değillerdir. Zira tarihsel metinleri yorumlamak sıklıkla zordur. Bazen el yazmasının yalnızca bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Bazen bir yapıtın, birbirinden önemli şekilde farklılaşan birden fazla versiyonu günümüze ulaşmıştır. Bu problemlerin söz konusu olmadığı durumlarda bile kelimeler ve gramer çeşitli şekillerde muğlak olabilir. Anlam kelimesi kelimesine açık olsa bile yazarın ne söylemek istediği, bir argümanın nasıl işe yarayacağının ima edilmesi, verilen bir ifadenin onaylandığı mı yoksa daha sonra yıkılmak üzere öne mi sürüldüğü, okurun hangi sonucu çıkarması gerektiği vb. açık olmayabilir. Bir metnin nasıl okunacağını belirlemek için, o metni yorumlayan alternatif yorumlardan hangisinin daha mantıklı olduğunun karşılaştırılması gerekir. Metni içsel olarak tutarsızlaştıran bir yorumun, yazarın söylemek istediğine yakın olma ihtimali çok daha düşüktür. Felsefi bir metnin içsel tutarlığını değerlendirmek, filozoftan ziyade tarihçi gibi düşünenlerin sahip olmayabileceği felsefi becerileri gerektirir. İşte tam da bu yüzden felsefe tarihçileri filozoflar gibi düşünebilmek zorundadır, tabii bir yandan tarihçi gibi de. Roma Katolik Kilisesi’nin İtalyan filozof-bilim insanı Giordano Bruno’yu Şubat 1600’de toplumsal değerlere aykırı düşünce sunduğu gerekçesiyle yaktığını bilmiyorsanız, bu olayın 17. yüzyıldaki filozofların ne yazdığını veya ne yazmadığını nasıl etkilediğini bilemezsiniz.
Felsefe Tarihi, Felsefe Problemlerini Çözmeye Yardım Edebilir Mi?
Farz edin, çağdaş felsefi problemlerle ilgileniyorsunuz. Geçmişteki felsefeyi görmezden gelmeniz, bu problemlerde ilerleme kaydetme yetinizi sekteye uğratır mıydı?
Eğer sahiden de tüm geçmiş felsefeyi görmezden gelirseniz bu, geçmiş otuz yılı da kapsar. Felsefeyi en baştan yapmaya kalkarsınız. Bu, geçmişteki tüm keşifleri görmezden gelip matematiği ya da fiziği en baştan yapmaya kalkan birinin yaptığından daha makul olmazdı. Şansınız yaver giderse, tekerleği yeniden keşfetmiş olurdunuz. Alternatif olarak, kare tekerleği de keşfedebilirsiniz. Bunun sizinle kişisel bir ilgisi yoktur. Tüm bu alanlarda, şu anda vardığımız noktaya binlerce parlak düşünürün binlerce yıl boyunca bir araya gelmiş emekleri üzerinden geldik. Bu parlak zihinlerin birlikte başardıklarını hiçbir birey ömrü boyunca tek başına başaramazdı. Görkemli bir izolasyon içerisinde her şeyi kendi düşünüp tasarlayan yalnız dahi miti vardır. Felsefe, matematik, ya da doğa bilimleri ise böyle yürümezler. Çoğu şey yalnız düşünceyle başarılmış olsa da, bu başarı, diğerlerinin düşüncelerinden çok şey öğrenmiş düşünürler tarafından gerçekleştirilmiştir. Belki de bu dediğime uymayan en iyi örnek Hintli matematikçi dahi Srinivasa Ramanujan’dır (1887—1920), fakat o bile ders kitaplarından başlamıştır. Kaldı ki, iyi filozoflar, ıssızlıktan çıkmış gurular gibi gözükmezler. Felsefe, rakip fikirlerin rasyonel olarak karşılaştırılmasıyla, diyalogla ilerler, monologla değil. Kişinin, kendi fikirlerine karşıt hangi fikirlerin ortaya konduğunu bilmesi ve bu karşıt fikirlerin savunucularıyla hangi ortak temele sahip olduğunu bilerek onlara karşı tartışmayı başlatması için sohbetin içine dahil olması gerekir. Yalnız guru böyle bir bilgiden yoksundur. İki guru birbirleriyle konuşmakla beraber birbirlerini dinlemeyi de öğrenmek zorundadır.
Pratikte, felsefede önemli seviyede orijinal katkı sunmuş olanlar diğer filozofların güncel yapıtları hakkında iyi bilgiye sahip olanlardır. Felsefe bu ölçüde matematik ve doğa bilimlerine benzer. Tartışmalı olan konu, filozofların kendi alanlarının yakın geçmişine ilişkin bilgiye, matematikçilerin ve doğa bilimcilerin kendi alanlarına ilişkin bilgiye ihtiyaç duyduklarından çok daha fazla ihtiyaç duyup duymadıklarıdır. Çağdaş felsefe, önceki çalışmaların tüm önemli içgörülerini çoktan özümsemiş midir?
Şu nokta önemlidir: Günümüz felsefesinin hangi varsayımları sorgulamadan benimsediğini anlamak, bu varsayımları kabul etmemiş geçmiş felsefeyle karşılaşana kadar zordur. Bunları sorgulamadan benimsemenin değeri de onları düşünerek zaman kaybetmemek içindir. Fakat filozoflar tipik olarak varsayımlarını tespit etmek isterler, radarlarından gözükmeden gitsin istemezler. Platon’a göre Sokrates, “Üzerine düşünülmemiş hayat yaşamaya değer değildir” der. Kişinin kendi hayatı üzerine düşünmesi, sorgulamadan benimsediği varsayımları tespit etmesini de içerir. Mesela çoğu çağdaş filozof, esaslı bir varsayımda bulunduklarının farkında olmadan, ahlaki görevlerin güzellik ve çirkinlik gibi estetik değerlendirmelere ağır bastığını varsayar. Friedrich Nietzsche’yi okumak, onlara alternatiflerin varlığını fark etmelerini sağlayabilir ve belki de varsayımlarını sorgulamalarına yol açabilir. Bu etkiyi elbette yalnızca geçmiş felsefeyi okumak sağlamaz. Eğer İtalya’ya taşınırlarsa (Nietzsche’nin yaptığı gibi), estetik değerlere yönelik bu küçümseyici bakış açısının, Protestanlığın güçlü etkisinde olan Kuzeybatı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki kadar ikna edici görünmeyebileceğini anlayabilirler. Ancak felsefe tarihini incelemek, bu tür bir kültür şokunu yaşamak için iyi bir yoldur.
Varsayımımızın farkına vardığımız an onu yanlış ya da gerekçesiz olduğu için reddebiliriz, ki bu bazen özgürleştirici, bazense korkutucu bir deneyimdir. Fakat bunun yerine varsayımımızı kabul etmeye devam da edebiliriz, bilinçli olarak. Bu varsayım için daha fazla destekleyici argüman üretebiliriz. Felsefe tarihinden de bu varsayımın nereden geldiğini öğrenebiliriz. Kişinin entelektüel atalarını bilmesi iyidir.
Felsefede herhangi bir zamanda yalnızca sınırlı sayıda fikir tartışılmaktadır. Bu fikirlerin tarihini bilmek, kişinin kaynaklarını genişletir. İyi matematikçiler gibi iyi filozoflar da gerekli gördüklerinde kullanmak için ellerinin altında birçok farklı örnek ve strateji bulundururlar. Felsefe tarihi bu türden örnek ve stratejiler için birincil kaynaktır.
Tarihsel kayıt başka bir amaca daha hizmet eder. Çoğu felsefi fikir muğlak bir şekilde başlar. Bu yüzden çok farklı şekillerde geliştirilebilir ve keskinleştirilebilirler. Bir fikri sınamanın yolu, bu farklı versiyonlardan en az birinin çalışıp çalışmadığına bakmaktır. Eğer öyleyse, fikir iyidir; diğer versiyonlarının çalışmamasının bir önemi yoktur. Orijinal fikrin en iyi versiyonunu bulmak için o fikrin rakiplerine bel bağlamamalıyız. Rakipler, bu fikrin başarısız olmasını isterler ve çok yüksek ihtimalle o fikirden kolayca vazgeçerler. Fikrin en iyi versiyonunu bulma işi o fikrin savunucularındadır. Eğer en zeki ve en dahileri bile o fikrin geçerli olması için birçok yıl çabalayıp yine de başarısız olduysa, bu durum o fikre karşıt olarak sunulabilecek en iyi kanıttır. Bu, herhangi bir kesin argümandan daha güçlüdür çünkü böyle kesin bir argüman, bahsettiğimiz fikrin yalnızca bazı versiyonlarını geçersiz kılar, tüm versiyonlarını değil.
Buna bir örnek, 1920’ler ve sonrasından itibaren Rudolf Carnap gibi mantıksal pozitivistler olarak adlandırılanlar tarafından savunulan doğrulama ilkesidir. Bu ilkenin iddiası, dünya hakkında anlamlı bir ifade ortaya koyabilmek için gözlem yoluyla doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir bir şey söyleme zorunluluğuydu. Niyet, bilimsel ifadeleri kapsarken bilimsel olmayan ifadeleri dışarıda bırakmaktı. Mantıksal pozitivistler doğrulama ilkesinin kesin bir versiyonunu bulmak için sayısız akıllıca deneme yaptılar. Hepsi yanıldı, çünkü mantıksal pozitivistlerin kendi perspektifinden ya bariz şekilde bilimsel olmayan ifadeleri kapsadıkları ya da bariz şekilde bilimsel olan ifadeleri dışladıkları ortaya çıktı. Bu başarısızlığın tarihsel kaydı, doğrulama ilkesinin kendisinin herhangi bir spesifik versiyonuna tekil olarak yöneltilmiş bir çürütmeye nazaran çok daha güçlü bir argümandır. Doğrulama ilkesinin işleyen bir versiyonu olsaydı mantıksal pozitivistler o versiyonu çoktan bulmuş olurlardı. Mantıksal pozitivizmin o “kutsal kasesini” bulmaya yönelik karmaşık girişimler ara sıra hâlâ yapılsa da hiçbir sonuç vermemiştir. Bilim felsefecisi Imre Lakatos’un (1922—74) yararlı terminolojisini kullanacak olursak, mantıksal pozitivizm dejenere bir araştırma programıdır. Felsefe tarihi bu tür çabaların izini sürer. Bize bir fikrin işe yaramadığının kanıtını sunar, çünkü bu fikri işler hâle getirme çabaları dejenere bir araştırma programına sebep olmuştur.
Modern zamanlarda pek az felsefi gelişme doğrudan çok eski yapıtlardan esinlenerek olmuştur. Eski örnekler geriye dönüp bakıldığında açık olsa bile, benzerliğin fark edilebilmesi için yeni fikirlerin genellikle bağımsız olarak keşfedilmesi gerekmiştir.
Örneğin, teknik ve felsefi açıdan mümkün dünya fikrinin (evrenin izleyebileceği, tüm ayrıntılarıyla belirlenmiş bir olaylar dizisi), “olabilir”, “olmak zorunda” ve “olmalı” gibi gereklilik ve zorunluluk fiillerinin anlamını ve mantığını anlamada merkezi öneme sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Mümkün olan, bazı olası dünyalarda geçerli olandır; zorunlu olan ise her olası dünyada geçerli olandır. Şu anki dünyada bu metni okuyorsunuz; başka bir mümkün dünyada ise bu metin hiç yazılmamıştı. Üç yüz yıl önce Leibniz mümkün dünyalar hakkında yazmıştı bile. Modern filozoflardan farklı olarak, o bu dünyaları Tanrı’nın zihnindeki fikirler olarak tasavvur ediyordu; hangi dünyayı gerçeğe dönüştüreceğine karar veren de Tanrı’ydı. Leibniz bunu, “Tanrı bu dünyayı gerçeğe dönüştürmeyi seçti çünkü mümkün dünyalar arasından en iyisi buydu”, şeklinde pek de ikna edici olmayan şekilde iddia ediyordu. Fakat o, kipli (modal) mantığın doğuşuna ilham kaynağı olmadı; kipli mantık kendi yolunda gelişmek zorunda kaldı, ta ki 1940’larda Carnap, “durum tanımlamaları” (state descriptions) olarak adlandırdığı kavramın kilit bir teknik rolünü keşfedene kadar. Bu kavram, Tanrı’nın zihnindeki fikirleri değil, kelimelerle ifade edilen tutarlı ve eksiksiz öyküleri ifade ediyordu. Daha sonrasında onun durum tanımlamalarının Leibniz’in mümkün dünyaları ile benzediğini belirtti. Kipli mantık bağımsız olarak gelişmemiş olsaydı, olası dünyaların yararı fark edilemezdi.
Felsefe, kendi tarihinin yeni fikirler üretmesi konusunda diğer disiplinlerden çok da farklı değildir. Yine de felsefede tarih, matematik ve doğa bilimlerindekinden daha fazla kullanılır. Neden?
Belki de felsefe, kendi disiplininin varsayımlarını sorgulamaya diğer disiplinlerden çok daha fazla isteklidir. Matematikçiler temel matematiksel varsayımları sorguladıklarında veya fizikçiler temel fiziksel varsayımları sorguladıklarında, filozof olarak yeniden sınıflandırılmaya teşnedirler. Ancak filozoflar temel felsefi varsayımları sorguladıklarında ise hâlen filozof olarak sayılırlar. Temel ilkelere sürekli geri döndükleri için, uzak geçmişte kendinden önce gelen filozoflarla daha fazla ortak noktaları vardır: işte bu yüzden felsefe tarihinin felsefe için önemli bir rolü vardır.
Elbette matematik ve doğa bilimlerindeki ilerleme sıklıkla temel varsayımları sorgulamaya değil, ama onun yerine bu temellerin üzerine inşa etmekle olur. Böyle bir aktivite, fizikçi, tarihçi ve bilim felsefecisi Thomas Kuhn’un (1922—96) deyimiyle “normal bilim”dir. Ancak normal bilim krize girdiği zaman temel ilkelere ve onları sorgulamaya dönüş vardır; ki Kuhn’a göre bu sorgulamaları sıklıkla bilimsel bir devrim takip eder. Çoğu çağdaş felsefe “normal felsefe”dir, varsayımları sorgulamadan onların üzerine inşa olur; öyleyse felsefe tarihi bu noktada ufak bir rol oynar. Ne var ki, felsefe aynı zamanda çoğu disiplinin sahip olduğundan daha fazla devrimsel ya da devrimsel olabilecek aktiviteyi içerir çünkü felsefenin geleneksel entelektüel değerleri temel varsayımların sorgulanmasını son derece cesaretlendirir ve ödüllendirir. Felsefe tarihi de buna paralel olarak daha büyük bir rol oynar.
Felsefe kadar temel varsayımları sorgulamaya hazır bir disipline sahip olmak kültürümüz için muhakkak iyidir. Fakat her varsayımı rutin olarak sorgulayan bir disiplin, ne söylense “Neden” diye soran çocuklardan daha fazla fayda sağlamayacaktır. Açıklamaların ve gerekçelendirmelerin sonsuza kadar gitmesini bekleyemeyiz. Kişinin tüm varsayımlarını beklemeye alması entelektüel felçten başka bir anlama gelmez. Sorgulamamıza rehberlik etmesi ve önceliklerimizi belirlemesi için bilgiye ihtiyacımız vardır. Felsefe, varsayımlarımızı sorgulamak ile onları işe koymak arasında hassas bir denge sağlamak zorundadır.
Timothy Williamson’ın “Doing Philosophy: From Common Curiosity To Logical Reasoning” kitabının 8. bölümü “Using the History of Philosophy”, Timothy Williamson’un izniyle Burak Öztürk tarafından çevrildi.



