Dogmatik Uykulardan Uyanmak: Hume, Kant’ı Nasıl Etkiledi? — Burak Öztürk
Kant’ın “Beni dogmatik uykulardan uyandırdı.” söylemine iki farklı metninde, iki farklı bağlamda rastlıyoruz. Birincisi Prolegomena eserinin girişinde, Hume’un Nedensellik İlkesi’ne (ve dolayısıyla da metafizik bilginin mümkünlüğüne) yönelik getirdiği eleştiriler1 üzerinden Hume’un, kendisini dogmatik uykulardan uyandırdığını söyler. Bir diğeri ise 1798 tarihli Christian Garve’a yazdığı mektupta antinomilerin, kendisini dogmatik uykulardan uyandırdığını yazar. Hume’un Nedensellik İlkesi’ne yönelttiği eleştiri ve antinomiler birbirleriyle yakından ilişkilidir. Zira ikisi de rasyonalizme karşı büyük bir tehdit oluştururlar2 ya da daha doğru bir ifadeyle her ikisi de metafiziği mümkün kılmak üzere aklın eleştiriye tabi tutulmasına çağırır. İki bölümden oluşan bu yazı dizisinin ilkinde Hume’un eleştirilerine odaklanacağız. Antinomiler meselesine geçmeden önce ise, Kant’ın dogmatik olanla neyi kastettiğine yakından bakmamız gerekir.
Metafizik Saygınlığını Yitiriyor
Kant’ın 1. Kritiği, Saf Aklın Eleştirisi, o döneme kadar yapılagelen metafizikten memnun olmayan, o metafiziği “bilimsel” bulmayan ve bunun sebebinin de dönemin metafiziğinin dogmatik olmasından kaynaklandığını açıklayan bir girişle başlar. Sahiden, o dönemde metafizik adeta bir “meydan muharebesine” dönüşmüştür. Bir yanda Kartezyen töz ikiliği, bir yanda Leibniz’in sınırsızca çok sayıda monadları, öte yandan Spinoza’nın tek tözü (Doğa = Tanrı) bize evrensel, sarsılmaz hakikatleri vermesi beklenen aklın (Vernunft, Reason) bizi nasıl olur da birbirinden bu kadar farklı yollara saptırdığını düşündürür. Felsefe tarihi boyunca a priori (deneyim öncesi, salt akılla kavranan) hakikatlere ulaşmanın yegane aracı akıl, nasıl olur da birbirlerinden bu kadar ilgisiz sonuçlara varır? Kant’ın da belirttiği üzere, a priori doğruların iki vazgeçilmez ilkesi, zorunluluk ve evrensellik değil miydi? Öte yandan, nasıl olur da metafizik yargılardaki gibi yalnızca a priori olarak kavrayabileceğimiz hakikatler bu iki özellikten mahrum olacak şekilde birbirlerinden farklı sonuçlara yol açarlar? Hal böyleyken, hangi filozofun metafiziği evrensel ve zorunlu olacaktır? Hepsi de yargılarına a priori yollardan varmışlardır, fakat yine de vardıkları sonuçlar birbirleriyle örtüşmemektedir. Oysa doğa bilimlerinde, fizikte örneğin, buna benzer derecede birbiriyle uyuşmayan bir fikir çoğulluğunun sürmesi mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, dönemin metafiziğinden farklı olarak fizik disiplininin uzmanları arasında uzlaşımsızlık söz konusu değildir. Orada bir fikir birliğinden söz edilebilir, oysa Kant’ın döneminde metafizik, doğa bilimlerinin kendi disiplini içerisinde sağlayabildiği bu fikir birliğinden son derece uzaktır. İşte tam da bu sebeple, dönemin metafiziği artık bir bilim olarak saygınlığını yitirmeye başlamıştır. Oysa Kant, metafiziği kurtarmak ister.
Kant’ın eleştirdiği dogmatizm, kendi kapasitesini, kendi varsayımlarının kritiğini (eleştirisini) yapmadan bu kavramları olduğu gibi kullanarak disiplinini ifa etmeye devam eden disiplinlerdi (CPR, Bxxxv); örneğin döneminin metafiziği gibi. Ve aslında Kant’ın buna cevabı, 1. Kritik projesinin kendisiydi. Yapılması gereken şey, metafizik yapmadan önce akıl dediğimiz yetinin kendisini bir eleştiriye tabi tutmaktı (Burada eleştiriden/kritikten kasıt, akla karanın ayırt edilmesidir.) ki biz bu yetiyi/aracı doğru kullanmasını öğrenelim ve metafiziği de belli bir kapsam içinde yapalım. Zira Kant’a göre o dönemdeki hâliyle bu yetiyi yanlış kullandığımız son derece açıktır. Nitekim bu kapsam da ancak okları kendi kendimize, kendi akıl yetimize doğrulttuğumuzda ortaya çıkacaktır. Aklın kritiği bize aklın sınırlarını verecek ve aklın ulaşamayacağı bilgileri başka bir epistemik kategoriye (Kant, buna noumena diyecek.) atacaktır.
Tabii Kant’ı bu farkındalığa götüren, kendi deyimiyle onu dogmatik uykularından uyandıran şeyler; Descartes, Leibniz ve Spinoza üçlüsünde gözlemlediği fikir ayrılığından ziyade Hume’un Nedensellik İlkesi’ne (ve bunu sonucu olarak doğrudan metafiziği mümkünlüğüne) dair getirdiği eleştiri ve Hume ile birlikte antinomilerdir.
Hume’un Sarsıcı Eleştirisi: Nedensellik Zihnimizin Bir Alışkanlığı mı?
Hume ile Kant arasındaki süreklilik konusunda (her ne kadar farklı felsefeciler olsalar da) daha da ileri gidilebilir. Şöyle ki Hume, Kant’ın Kopernik Devrimi’ni ima etmiş, fakat üzerine gitmemiş, bir anti-metafizikçi olarak kalmıştır. Kant ise, Hume’un Nedensellik İlkesi ve tümevarım yönteminin temellendirilmesine dair yönelttiği eleştirileri Hume’un bıraktığı yerden alarak, Kritik projesiyle bu yola koyulmuştur. Hume, Treatise‘de şöyle yazar: “Tüm çalışmalarımızda ve düşüncelerimizde hedefimiz şudur: Bu bağlantının, bağın ya da enerjinin [Nedensellik İlkesi’nin] yalnızca kendi içimizde yattığını ve bunun, alışkanlıkla kazanılan ve bir nesneden onun olağan eşlikçisine, bir nesnenin izleniminden diğerinin canlı fikrine geçiş yapmamızı sağlayan zihinsel bir belirlemeden ibaret olduğunu öğrendiğimizde, ne kadar da hayal kırıklığına uğramamız gerekir?“(Hume, Treatise, I., IV., VII., 266). Dolayısıyla artık yapılması gereken, aklın bir eleştiriye tabi tutulmasıdır ve bu da büyük bir projeyi gerektirir. Bu noktada Hume, bu yol için gereken ipucunu vermiş, Kant da bu projeyi tüm canlılığıyla hayata geçirmiş gözükür. Öyleyse, Hume’un bu iki eleştirisi nedir tam olarak?
Hume’a göre Nedensellik İlkesi’nin geçerliliğini kanıtlamak için elimizde deneyimden başka hiçbir şey yoktur. Başka bir ifadeyle, Nedensellik İlkesi için a priori bir dayanağımız, temellendirmemiz yoktur. Çünkü konu nedensellik olduğunda, nedenselliği temellendirebileceğimiz tek şey insan doğamızdan gelen “alışkanlıklarımız” ve dolayısıyla deneyimlerimizdir. Oysa biz, evrensel ve zorunlu olanı a priori doğru önermelere tabi kılmıştık. Deneyim ise bize a posteriori yargıları verir, yani bu yargıların ne evrensel ne de zorunlu olduğu söylenebilir. A posteriori yargılar zorunlu değil, olumsaldırlar.
Birbirinden ayrı iki olayı birbirine bağlıyorum neden ve sonuç olarak, zira bu şekilde deneyimleyebiliyorum. Öte yandan, bu iki olay arasındaki bağ nedir tam olarak? Neden ve sonuçtaki nesnelere mi içkindir bu nitelik? Nasıl? Neden-Sonuç bağıntısının zorunlu olduğunu, olacağını varsayarken sahiden rasyonel bir çıkarım mı yapıyoruz yoksa deneyimlerimize alıştığımız için mi bu sonuca atlıyoruz? Nasıl oluyor da, tikellerde gözlemlediğimiz bu olayın, evrensel olduğunu iddia edebiliyoruz? Hume’a göre, aslında olup biten şuydu: Ardından G olayının takip ettiği birçok F olayı deneyimledikten sonra, her F olayı olduğunda G olayının olması beklentisi içine girdiğimiz bir alışkanlık kazanırız ve bu alışkanlık öyle güçlenir ki her yeni F olayı bizi ardından G olayının geleceğini beklemeye zorlar. Kant’a göre Hume’un burada işaret ettiği hatamız, sübjektif zorunluluğumuz (Bu zihnimizin deneyimi algılaması için gereken zorunluluktur.) ile objektif zorunluluğu (Bu da gerçekliğe dair metafiziksel bir iddiadır.) birbirine karıştırmaktır. Tam da burada, Kant’ın Transandantal İdealizmi’nin temellerini görebiliyoruz. Zira bu ayrımın kendisi, fenomen–numen ayrımına işaret ediyor; şöyle ki gerçekliği deneyimlediğimiz bize özgü bir hâl var (fenomen) ve bu da zihnimizin yapısından süregeliyor. Bunun dışında deneyimleyemediğimiz bir alan (numen) var olabilir ve biz bunu bilemeyiz. Burada aynı zamanda, Hume’dan farklı olarak Kant’ın Nedensellik İlkesi’ni savunmak istediğini de görüyoruz. Fakat farklı bir modaliteyle: sübjektif zorunluluk vs. objektif zorunluluk.
Şimdi, Hume’a göre zihnimizin rasyonel olmadan yaptığı bu sıçrama hayal gücümüzden başka bir şey değildi. Fakat, Kant’ın Prolegomena‘nın girişinde de belirttiği üzere, Hume’un asıl işaret ettiği şey, deneyim girdisi olmadan, salt akıl yoluyla, a priori şekilde bu bağın, nedensellik bağının, temellendirilemeyeceğiydi. Zira a priori yargılar, şayet doğrularsa, zorunlu olmaları gerekirdi. Oysa biz, zorunlu olanı deneyimleyemeyiz, deneyimlerimiz olumsaldır. Elbette Kant’ın da altını çizdiği üzere Hume’un asıl problematize ettiği şey Nedensellik İlkesi’nin kullanışlı olup olmadığı değildi, onun problematize ettiği, bu ilke için rasyonel bir meşrulaştırmamız olup olmadığıydı; nitekim bu da metafiziğin mümkünlüğüne yöneltilmiş güçlü bir eleştiriydi. Kant’ın da belirttiği üzere Hume’un aslında söylediği şey, metafiziğin mümkün olmadığıydı. Zira metafizik disiplini, tam da bu a priori olduğu iddia edilen bağın (nedensellik bağının) birbirlerinden farklı kavramlara uygulanmasından başka bir şey değildi Hume’a göre; metafizik, yalnızca ve yalnızca bu kavramlardan oluşuyordu.
Burada Hume analitik ve sentetik yargı ayrımından yola çıkarak tümevarımsal çıkarımın a priori temellerini çürütecek önemli bir argüman daha sunar ki bu da Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’nin (uniformity of nature) rasyonel meşruluğuna dair son derece ciddi bir eleştiridir.
Hume’un Açığa Çıkarttığı Gizli Öncül: Doğanın Tekdüzeliği İlkesi
Hume’a göre tümevarımsal bir çıkarım yaptığımızda aslında gizli bir öncül daha ekliyoruzdur çıkarımımıza, bu da Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’dir. Doğanın Tekdüzeliği İlkesi şunu söyler: “Doğa, gelecekte de geçmişteki gibi olmaya devam edecektir.” Başka bir deyişle, evrenin düzenli ve tutarlı doğa yasalarıyla süregelip gittiğine dair bir ilkedir bu. Şimdi bu ilkenin tümevarımsal çıkarımlarda niçin varsayılması gerekli olduğunu örneklendirelim. En meşhur örnek beyaz kuğu örneğidir. Tümevarımsal argüman görünürde şöyledir:
(P1) Şu ana dek gözlemlediğimiz tüm kuğular beyazdır.
(Çıkarım) Öyleyse (bundan sonra gözlemleyeceğimiz) tüm kuğular beyazdır.
Tümevarımsal argüman görünürde böyle olsa da aslında gizli bir öncülü daha içerir Hume’a göre. Yani argümanın asıl hâli şudur aslında:
(P1) Şu ana dek gözlemlediğimiz tüm kuğular beyazdır. (Ampirik gözlem)
(P2) Dünya öyledir ki geçmişteki tüm deneyimlerimiz gelecekte de aynı devam edecektir. (Doğanın Tekdüzeliği İlkesi)
(Çıkarım) Öyleyse (bundan sonra gözlemleyeceğimiz) tüm kuğular beyazdır.
Görüldüğü üzere Hume’a göre tümevarımsal tüm çıkarımlarda Doğanın Tekdüzeliği İlkesi varsayılmak zorundadır. Tekrardan altını çizelim, Hume’un buradaki eleştirisi tümevarımsal çıkarımın kullanışlı olup olmadığıyla ilgili değil, epistemik olarak temellendirilmesiyle ilgilidir.
Peki, Doğanın Tekdüzeliği İlkesi niçin a priori değildir? Hume’un cevabı buna nettir, zira bu ilke analitik değildir. Her analitik önermenin karşıtı bir çelişki yaratmak zorundadır. İşte bir örnek: “Tüm bekârlar evlenmemiştir.” dediğimde bir analitik önerme sunmuş olurum ve bunun karşıtı bir çelişki yaratır. Örneğin, “Tüm bekârlar evlenmemiş değildirler.” dediğim zaman bir çelişkiyle karşılaşırım. Neden? Çünkü bekar kavramı evlenmemiş yüklemini içerir de ondan. Ve tüm analitik yargılar bu şekildedir. Oysa gelin aynısını Doğanın Tek Düzeliği İlkesi’ne uygulayalım. “Dünya öyledir ki geçmişteki tüm deneyimlerimiz gelecekte de aynı devam edecektir” ilkesinin tersini düşünelim: “Dünya öyledir ki geçmişteki tüm deneyimlerimiz gelecekte de aynı devam etmeyecektir.” Bu önerme bir çelişki yaratıyor mu? Oldukça açık görüldüğü üzere hayır. Örneğin, “Güneş yarın doğmayacak.” önermesini çelişkiye düşmeden düşünebilirim. Aynı şekilde “Tüm kuğular beyaz değildir.” önermesini de (Avusturalya’daki siyah kuğular düşünüldüğünde ki sahiden de değildir…). Nitekim bir önermeyi analitik yapan onun karşıtının çelişki yaratmasıdır. Öte yandan burada böyle bir durum söz konusu değildir, demek ki bu yargılar analitik değil, sentetik yargılardır. Başka bir deyişle, salt akıldan yola çıkmamış, deneyimle karışmış yargılardır. Öyleyse, tıpkı Nedensellik İlkesi’nde olduğu gibi, Doğanın Tekdüzeliği İlkesi için de rasyonal, a priori bir temellendirmemiz bulunmaz Hume için. Şayet hâl böyleyse, Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’nin de (objektif olarak) zorunlu olduğunu iddia edemeyiz.
Benzer şekilde Doğanın Tekdüzeliği İlkesi a posteriori olarak da temellendirilemez. Zira tümevarımsal çıkarımların geçerliliği Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’ne ve bu ilkenin geçerliliği de tümevarımsal çıkarıma bağlı olmuş olur (Vatansever, s. 160). Dolayısıyla bir kısır döngüyle karşı karşıya kalmış oluruz. Başka bir deyişle, Hume’a göre Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’ni ne akılla ne de deneyimle temellendirebiliriz.
Sonuç olarak Hume’un ortaya attığı, birbirleriyle son derece ilintili bu iki problem, hem metafiziğin hem de doğabilimlerinin epistemik meşruluğu konusunda bir tehdit oluşturur. Öyleyse, daha önce de belirttiğimiz üzere, Hume’un ortaya attığı problem çözülmeden, metafizik temellendirilemeyecektir. Nitekim Kant, Hume’un ortaya attığı bu iki eleştiriyi son derece ciddiye almıştır zira Kant için aklın alanı ya hep ya hiçtir. Nitekim böylelikle de Kritik projesine girişmiştir. Bu projeyle Kant, Hume’un bu iki eleştirisini Transandantal İdealizm’den yola çıkarak sentetik a priori yargıların varlığını ortaya koyarak çözmüştür. Dolayısıyla Kant için metafizik bilgi de sentetik a priori yargılardan oluşmalıdır.
Peki Ya Mantığın İlkeleri? Onlar da a priori mi?
Elbette Hume’un Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’nin a priori temellendirilmesine karşı yönelttiği eleştiri tamamen klasik mantığın Çelişmezlik İlkesi’ne bağlanır. Başka bir deyişle, tıpkı Hume’un tümevarımsal çıkarımlarda Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’nin gizlendiğini açığa çıkarttığı gibi biz de Hume’un eleştirisinde klasik mantığın temel ilkesi olan Çelişmezlik İlkesi’nin saklı olduğunu açığa çıkarabiliriz. Zira Hume’un içerimlediği şey şudur aslında: “Bir önermeyi analitik olarak doğru kılan şey o önermenin aksinin çelişki yaratmasıdır çünkü bir önerme çelişkiliyse, yanlıştır. Dahası, bir önermenin çelişki yaratıp yaratmaması onu analitik kılar. Ve daha da fazlası, zorunluluk yalnızca çelişkiden türetilebilir.” Fakat her şeyin, Nedensellik İlkesi’nin bile, nasıl temellendirildiğini böyle bir sorgulamaya tabii tutmuşken, neden formel mantığın bu Çelişmezlik İlkesi’ni de felsefi sorgulamaya tabi tutmuyoruz ki? Şimdi ben de şu soruyu soruyorum, klasik mantığın Çelişmezlik İlkesi için de a priori bir temellendirmemiz mevcut mu?
Graham Priest, Felsefenin Doğası’nda felsefi sorgulamadan hiçbir şeyin kaçamadığının altını çizer, nitekim bu, felsefenin özüne dair bir şey de söyler. Felsefeyi felsefe yapan şey öz-düşünümselliktir Priest’e göre ve öz-düşünümsellik de doğrudan her ilkenin, her varsayımın (bu ilkeler ne kadar katı bir şekilde kabullenilmiş olursa olsunlar) felsefi sorgulamaya tabi tutulmasını gerektirir; felsefeden hiçbir şey kaçamaz der Priest. Şaşırtıcı şekilde, Dialetheism’i (bazı çelişkilerin doğru olduğunu savunan görüş) savunmayan felsefeci Hilary Putnam, Klasik Mantığın Çelişmezlik ilkesine dair son derece ilginç bir şey söyler. Putnam der ki klasik mantığın Çelişmezlik İlkesi’nin gözlem yoluyla çürütülemeyeceğini gösteremeyiz. Örneğin aynı anda hem kırmızı hem de kırmızı-olmayan bir duyusal veri elde etseydim, muhtemelen Çelişmezlik İlkesi’nden vazgeçerdim. Ve dahası, bunun olamayacağına dair zorunlu bir temellendirmemiz de yoktur (Putnam, 1983, s. 110).
Şimdi biz de Hume’dan bir adım daha ileri giderek neden formel mantığın ilkelerinden biri olan, Çelişmezlik İlkesi’ni de aynı sorgulamaya tabi tutmuyoruz? Sahiden, Çelişmezlik İlkesi’ni neye göre temellendiriyoruz? Aklın mantığının formel mantık olduğunu nereden biliyoruz? Dahası, gerçekliğin formel mantıkla örtüşmek zorunda olduğuna dair yargımızın a priori olmasının mümkünatı var mı? Nasıl? Rasyonalist metafiziği eleştiren Hume, rasyonalist metafizikçilerin yaptığından pek de farklı olmayan bir şey yapmış olmuyor mu? Yani başka bir ifadeyle, klasik mantığı metafizikten bile öncelemiş olmuyor mu? Oysa bunun dayanağı nedir? Daha da önemlisi, mantık ve metafizik arasındaki ilişkinin de masaya yatırılması gerekmez mi? Tüm bunlar düşünüldüğünde, Humecu kuşkucular rasyonalist metafizikçilerden daha iyi bir konumda değil gibi görünürler. Tüm bunlardan etkilenen Kant ise (klasik-olmayan mantığı bir kenara bırakırsak) 1. Kritik’i ve Transandantal İdealizmi ile metafizikte bir reform yapar ve felsefe tarihinde de bir kırılmaya işaret eder. Yine de Kant’ın yaptığı şeyin metafiziği epistemolojiye indirgemediğinin altını çizmek gerekir. Bunun böyle olmadığı, Kant’ın ahlak felsefesine kısa bir bakış atıldığında dahi anlaşılır.
Hume’un Kant’ı nasıl ve ne denli etkilediğini gösterirken, XVIII. yüzyılda cereyan etmiş olan tüm bu tartışmaların nasıl hâlen günümüz metafiziği, doğabilimleri ve mantık alanındaki tartışmalarla yakından ilgili olduğunu göstermeye çalıştım; sanıyorum, naçizane, felsefe tarihinin neden önemli olduğunu da. Dolayısıyla bu metindeki temel argüman, özünde Humecu bir tutumla yazılmış oldu. Tıpkı Hume’un Nedensellik ve Doğanın Tekdüzeliği ilkeleri için a priori bir temellendirmenin olamayacağını gösterdiği gibi biz de bu temelleri sarsan türden sorgulamayı Çelişmezlik İlkesi’ne de taşıyabiliriz. Kant’ın Hume’a yanıtı, Kritik projesi üzerinden (yani aklı, kendi kendine yönelterek) metafiziği kurtarmaktı. Belki de geriye bir Kantçı hamle daha kalmıştır: Kant’ın bu kritik bakışını mantığın kendisine de uygulamak. Elbette mantığı tamamen terk etmek için değil de temellerini daha da iyi anlamak için. Priest’in dialetheismi de buna teşebbüs eder. Priest’in bu teşebbüsünün başarılı olup olmadığıysa başka bir metnin konusu. Yine de bu sorunun kendisi, Hume’un ortaya attığı problemden kaynaklanır ve Hume’dan sonra sorulması kaçınılmaz bir sorudur.
Hume’un şüpheciliğinin metafiziğin temellerini nasıl sarstığını ve Kant’ı dogmatik uykusunun ilk aşamasından nasıl uyandırdığını gördük. Fakat bu metinde henüz detaylıca incelemediğimiz bir mesele daha kaldı, o da aklın akılsal yolla çelişkilere düştüğü antinomiler. Dolayısıyla Kant’ı dogmatik uykularından tamamen uyandıran ikinci mesele, antinomiler, dizinin bir sonraki yazısı olan ‘Dogmatik Uykulardan Uyanmak: Antinomiler, Kant’ı Nasıl Etkiledi?’ başlıklı metnin konusu olacak.
REFERANSLAR
Hume, D. (2000) A Treatise of Human Nature. Edited by David Fate Norton and Mary J. Norton. Oxford: Oxford University Press, 2000. (Original work published 1739)
Hume, D. (1999) An Enquiry Concerning Human Understanding. Edited by Tom L. Beauchamp. Oxford: Oxford University Press, 1999. (Original work published 1748)
Kant, I. (1998). Critique of Pure Reason. Translated by Paul Guyer and Allen W. Wood. Cambridge: Cambridge University Press, 1998. (Original work published 1781/1787)
Kant, I. (2004). Immanuel Kant: Prolegomena to Any Future Metaphysics: That Will Be Able to Come Forward as Science: With Selections from the Critique of Pure Reason. (G. Hatfield, Ed.) (2nd ed.). Cambridge: Cambridge University Press.
Putnam, H. (1983), “There Is At Least One A Priori Truth’ içinde Realism and Reason: Philosophical Papers (Cambridge University Press, Cambridge) iii: 98-114.
Vatansever, S. (2023). Hume’un Aydınlanma Anlayışının Felsefi Temelleri ve Ana Unsurları. İçinde H. Nur Beyaz Erkızan & Mustafa Günay, Aydınlanmalar, Demokrasi̇, Günümüz Üzeri̇ne Düşünceler. Bursa: Sentez Yayıncılık. pp. 361-382.
- Metni yazarken, Hume’un iki eleştirisini de (Nedensellik İlkesi ve Doğanın Tekdüzeliği İlkesi’ne dair) Hume Problem’i olarak ele almıştım. Bu noktada metnin ilk okumasını yaparken Hume’un Problemi’nin yalnızca tümevarım problemini kapsadığını bana hatırlatan Hasan Ünver’e teşekkür ederim. ↩︎
- Bu noktada Dr. Saniye Vatansever’in okumasından yararlanıyorum. ↩︎




