Soru ve Sormak Üzerine — Burak Öztürk

Modern anlamıyla felsefenin Antik Yunan toplumunda ortaya çıktığını ve diyalogların bu külliyatta önemli bir yere sahip olduğunu kabul edersek, buradan ne çıkarmalıyız? Felsefenin doğduğu yerde diyaloglar niçin bu kadar önemli bir yer tutuyordu? Bugün felsefe yaparken, diyalog kurma tutumunu örtük olarak hâlâ devam ettiriyor muyuz? Devam ettiriyorsak, bu, felsefenin özüne dair bir şey söyler mi? Ayrıca, felsefeye diyalogsal niteliğini veren şey, sormak mıdır? Buradan ne çıkar? Felsefenin özünün doğru soruları sormak olduğu mu? Öte yandan, sorular olmadan felsefe düşünülebilir mi? Peki ama, felsefi bir soru sormak, tam olarak ne anlama gelir?

Felsefi diyalog iki kişiye ihtiyaç duymadan da yapılabilir mi? Son derece tek sesli, düz yazı biçiminde yazılmış felsefi eserlerde de şüpheci birinin sesini, soluğunu hissetmez miyiz?  Hobbes ve Mill, örneğin, kendilerine gelebilecek muhtemel karşı-argümanları ele alma tevazusunu göstermemişler midir kendi metinlerinde? Benzer şekilde, Wittgenstein (Tractatus‘taki tutumunun aksine) Felsefi Soruşturmalar‘da kendisini “bölerek” metne yansıtmamış mıdır? Belirli aralıklarla, tirelerle belirtilmiş şekilde, Wittgenstein’ın savlarından memnun olmayan şüpheci bir iç ses devreye girip, ana sesi köşeye sıkıştıracak sorular sormaz mı Felsefi Soruşturmalar‘da? Aynı şekilde, çağdaş Analitik Felsefe makaleleri mutlaka kendilerine yöneltilebilecek karşı-argümanları ele almazlar mı? Felsefi bir tevazu ile bu karşı-argümanların ele alınması her felsefeciden de beklenen bir tutum değil midir bugün? Ayrıca bu tevazu ancak felsefeciye yöneltilecek, felsefecinin argümanının içerimlerini açığa çıkaracak ya da doğrudan argümanlarını sarsacak muhtemel sorularla mümkün olmaz mı? Üstelik bu tutum, yalnızca Analitik Felsefe’ye ya da yalnızca Kıta Felsefesi’ne özgüdür denilebilir mi? Nitekim, ta milatta önce 5. yüzyıldan beridir Sokratik diyaloglarda da mevcut değil midir bu tutum? Tüm bunların bir bütün olarak felsefeyle ne ilgisi var?

Bu soruşturma tutumunun felsefeye bütüncül olarak işlemiş olması, felsefenin kendisi hakkında bize ne söyler? Dahası, sormanın doğasını incelemek, felsefenin doğasına dair bir şeyleri de açığa çıkarabilir mi? Sorular olmadan, felsefe düşünülebilir mi?

Öyleyse, diyaloğun -ve daha da önemlisi diyaloğu ilerleten soruların- felsefe yapmanın merkezinde yer aldığını, sorular olmadan felsefe yapılamayacağı sonucuna varabilir miyiz? Bu, çok mu ileriye gitmiş olmak olurdu? Soru ya da sormak, felsefenin özünde olan bir şey mi acaba? Anlayışın anahtarı sormakta mı yatıyor? Ayrıca ne türden sorular bunlar ve ne türden sormalar?

Yalnız akıl yürütmenin bile sorularla cereyan etmesi, felsefenin hep bir öteki aklı aradığını düşündürmüyor mu bize? Yalnız başınayım, bir şey düşünüyor ve dile getiriyor, sonrasında ise zihnimi adeta bölüyor, bu söylediğime öteki bir aklın nasıl yanıt verebileceğini, benim savımı nasıl köşeye sıkıştırabileceğini düşünmüyor muyum? Bu bölünmeye, zihnimi çoğaltmaya neden ihtiyaç duyuyorum? Ama zaten felsefeyi de böyle, bu bölünmüşlük üzerinden savıma sorular yönelterek yapmıyor muyum? Bizzat felsefe yapabiliyor olmam, kendi savıma kendim, sırf bir öteki aklın sorabileceği muhtemel bir soruyu sormakla kalmayıp, bu soruyu ele alıp yanıtlarken düşüncemi devindirdiğimden süregelmiyorsa neyden geliyor? 

Felsefe yapma etkinliği ve felsefi argümanların devinimi, yalnız yapılıyorsa kendinden rasyonel olarak şüphe etme tevazusuyla, kolektif olarak yapılıyorsa da karşılıklı sorularla mümkün olmuyor mu? Tam da bu devinime, yani argümanların karşı argümanlarla (rasyonel diyaloglarla) çarpıştırılarak devindirilmesine “rasyonel diyalektik” diyemez miyiz? İşte tam da bu sebeple, felsefe sorulara ihtiyaç duyar, sorularla devinmez mi? Felsefe yapma edimi, rasyonel bir diyalektik inşa etmektir denebilir mi?

Yeniden, felsefeyi sorular olmadan düşünebilir miyiz? Klasik Grek Felsefesinin diyalog formunda karşımıza çıkması tesadüf müdür? Bizi diyaloğa sokan şey de ilk elden sormak değil midir zaten? “Birine” veya “birilerine” sormaz mıyız en başta? Soru, ya ötekini var eder ya da bilinci birden fazla kişiymiş gibi bölmez mi?

Öyleyse soru, öteki bilincin varlığını ve devindiriciliğiyle de rasyonel diyalektiği ortaya koyup, felsefenin itici unsuru hâline gelmez mi?

Sormak, kendinden başka, öteki bir usu varsaymaz mı? Soru, yalnızca bilinci olan bir şeye, beklentiyle yöneltilmez mi? Felsefe etkinliğinde ise kendi kendimize bile soru sormaya ihtiyaç duyar, usumuzu bölmek istemez miyiz? Fikirleri kendi içimizde, kendi kendimize bile çarpıştırmak, yapmak istediğimiz asıl şey midir? Zira fikirlerimizin ancak böyle devineceğini bilmez miyiz? Tüm bunlar, kendi zihnimizde koca bir rasyonel diyalektiği simüle etmek değilse nedir?

Felsefe tarihi, usun nasıl ve ne kadar farklı şekillerde bölünebileceğine dair ışık tutmuyor mu? Sokrates agoradaki insanlarla, Descartes ise kendi kendine, meditasyonla usunu radikal bir şüphecilikle bölerek yapmaz mı bunu? Descartes kendi düşüncesine öz-düşünümsel sorular yöneltmez mi mütemadiyen? Nitekim meditasyonun özünü de bu öz-düşünümsellik oluşturmaz mı? Bizatihi öz-düşünümselliğin kendisi, öznenin usunu bölen şey değil midir? Felsefe, kelimenin tam anlamıyla yalnız başına yapılabilen bir şey olsaydı, geçmişteki felsefecileri okuyup, felsefe tarihi çalışmaya devam eder miydik hâlâ? 

İçtenlikle okunan iyi bir felsefe metni, bizi felsefeciyle diyaloğa dahil eden bir araca dönüşebilir mi? Politeia‘yı okurken, Sokrates’e yüzlerce soru soramaz mıyım? Bu sorulardan bazılarının cevaplarını Politeia metninde ya da Platon’un diğer metinlerinde bulabilir, boşlukları kendi akıl yürütmelerimle dolduramaz mıyım? Şöyle diyemez miyim, “Sokrates şöyle cevap verirdi”? Bunu kurgulayabilmemin sebebi, Sokrates’in felsefi evrenine dahil olabilmem, başka bir deyişle, Sokrates’in birçok felsefi konuya nasıl felsefi yanıtlar verdiğini diğer eserlerinden hareketle idrak etmem değil midir?

Peki Tractatus ya da Monadoloji gibi tek sesli yazılmış felsefe yapıtları için ne demeliyiz? Son derece içlerine kapalı ve kendi başlarına bir sistem oluşturuyormuş gibi gözükürler, değil mi? Sahiden, sanki içlerinde diyaloğa ya da sorulara dair hiçbir emare yok gibi görünmüyorlar mı? Yalnızca madde madde inşa olan önermelerin kurduğu büyük bir yapıyla karşılaşmıyor muyuz bu iki eserde de? Ama yine de, Tractatus‘taki gibi önermelere, kendi kendime sorular sormadan nasıl ulaşabilirim ki? Örneğin, Tractatus‘un 1. önermesini ele alalım, “Dünya, olgu olan ne varsa onların tümüdür.“; bu önermenin öncesinde de soru ya da sorular yok mudur? Bu önerme, “Dünya nedir?” veyahut “Dil ile Dünya arasındaki ilişki nedir?” sorularına (ileride daha da açımlanmayı bekleyecek) bir cevap/önerme değil midir? Arkasında soru ya da sorular olmayan çıkarımsal bir önerme düşünülebilir mi? Oluyorsa bile, her önerme peşisıra soru ya da soruları da kendiliğinden getirmez mi? Acaba, önerme her şeyi kapsayamayacağı için mi? Her felsefi sav, çeşitli sorular içerimlemez mi?

Soru, bir bilgi peşindeliği, istek değil midir? Bir açık etme arzusu; fakat, tam olarak neyi?

I

Felsefi soru ne tür bir sorudur? Böyle bir sorunun hedefi nedir?

Ama öncesinde, soru ne yapar, işlevi nedir sorunun?

Soru, hedef ya da hedefler belirleyerek hedef dışında kalan her şeyi alandan söküp atmaya yaramaz mı? “Şunu soruyorum”, dediğimde belli bir hedefe (bu hedef, bilmediğim bir hedef de olsa) yönelmiyor muyum?  Öyleyse soru’nun ilk özelliği hedef belirlemek/hedef daraltmak değil midir? Örneğin, ontolojinin yegâne sorusu “Nedir?”, doğrudan objeye, hedefe yönelik değil midir? Ve onu, kendi dışındaki her şeyden soyutlamaz mı? “Nedir?” ya da “Doğası nedir?” diye sorduğumda, hedefimi, ele aldığım şeyi diğerlerinden ayırt eden niteliklere doğru doğrultmuş olmaz mıyım? Sormak, soyut bir izole ediş değilse nedir? 

Böyle bir hedef daraltmaya niçin ihtiyaç duyarız? Sava dair bütün içerimlerin açığa çıkarılması, analizin mümkün kılınması ve dolayısıyla da anlayışın berraklaştırılması için mi? Felsefecinin ortaya attıkları, kendisinin bile farkında olmadığı içerimlere sahip olabiliyorsa, sormanın felsefe için neden hayati bir şey olduğu açığa çıkmıyor mu?

Ama sahiden, soru neyi arzuluyor? Meseleleri “evet ya da hayır”, “0 ya da 1” olana dek itmeyi mi arzuluyor? Her “neden” sorusu, “o değil, bu” dedirtmek için değil mi? Her soru, olasılıkları elimine etmek, tanımlara götürmek için mi? Hangi soru, bizi hedefe yaklaştırmadan hedef alanımızı daraltabilir ki? Birbirini takip eden zincirleme her soru, her biri daha da yakınlaştıran birer lens gibi hedefe (cevaba) yaklaştırmıyor mu?

Bu yüzden, sorular rota çizen farklı lensler gibi düşünülebilir mi? Başka bir ifadeyle her soru, hedefe gittikçe yakınlaştıran bir lens görevi görür ve her yeni lens, her yeni soru, rotanın seyrini değiştirmez mi? Soru ancak karşılığını/cevabını bulabilirse ardından gelen soruyla daha büyük ölçekli bir lense geçebilir, öyle değil mi? Ama, bu lenslerin/soruların sonu var mıdır ki? Bu soru, “felsefenin sınırı var mıdır” sorusuyla eşdeğer değil midir? Bütün soruların oluşturduğu bir küme sonsuz olmaz mıydı?

Yeniden, felsefe neden sorulara ihtiyaç duyar? “Neden?”, herhangi bir argümanın öncüllerini açığa çıkarmak için gereken yegâne soru değil midir? Şu anda yaptığımız da bunun bir örneği değil mi?

II

Soru, “sormak” dediğimiz somut bir eylemi ihtiva etmez mi? Sorunun öncesinde her zaman “sormak” eylemi olduğundan, soruyu da bilişsel bir eylemden bağımsız düşünebilir miyiz? Öyleyse sormak ne tür bir eylemdir? 

Soru sorduğumda tam olarak ne olur? Bir isteği dışa vurmuş mu olurum? Ne tür bir istektir bu? Kaynağı nedir? Soru sorduğumda, ulaşmak istediğim şey nedir? Gerçekten yalnızca yanıtlar mı arıyorum, yoksa meseleyi çerçeveliyor muyum soru sorarken? Sorular, alanımı belirleyerek zihnimi mi rahatlatıyor? Demek ki soru bilmeyi değil, anlayışı arzuluyor demeli, değil mi?

Ve şimdi, eğer soru anlayışı arzuluyorsa, anlamadığım şey hakkında uygun soruları nereden, nasıl bulabiliyorum? Eğer doğru soruyu sorabiliyorsam, düşünerek, sorma eylemimin öncesinde de farklı ama sormaktan da ayrık olmayan bir eylem olması gerekmez mi? Nasıl bir eylemdir bu? Nereden gelir?

Ama bunun öncesinde, soru sorarak gerçekleştirdiğim düşünce eylemi ve anlama arzusunun kaynağı nedir tam olarak? Böyle bir arzu, dilden ne kadar bağımsızdır? Yoksa tamamen dil ile mi düşünüyorum? Başka bir ifadeyle, dil-öncesi soru düşünülebilir mi?⁠ “Aklıma soru geldi” dediğimde ne oluyor, aklıma soru gelme süreci tam olarak nedir? Dil-öncesi sormak, merak olarak adlandırılabilir mi?

Sahiden, dilden önce soru düşünülebilir mi? Soru, dil ile ortaya çıktıysa, bu, doğa ve dil arasındaki ilişki konusunda ne söyler? “Dünyamızın, dilimiz kadar olduğunu” mu? Peki dil-öncesi olarak adlandırdığımız merak ne olacak? Sormayı bizzat güdüleyen şeylerden biri meraksa, dünyam neden dilimin sınırları kadar olsun?

Felsefi soru sormanın önkoşulu olan bir eylem olarak merak, dilden önce zihnimize işlenmiş miydi? “Nasıl sorulur ki dil yoksa ortada?” diyen birine karşı, “Merak olmadan sorma eylemi nasıl gerçekleştirilebilir ki?” diyerek, felsefenin özünü sorgulamanın, insanın özünü sorgulamakla eşmiş gibi durduğunu gösterebilir miyiz? 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Burak Öztürk


Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi. İlgilendiği alanlar: Metafizik, Metafelsefe, Felsefe Tarihi ve Mantık.