Graham Priest ile Doğru Çelişkiler, Hegel ve Felsefenin Neden Bir Geleneği Olmadığı Üzerine

Dünyanın kendisinin çelişkili olduğunu düşünmek için olumlu sebeplerimiz var mı? Felsefenin, birbirinden farklı bütün üslup ve geleneklerinde geçerliliğini koruyan bir özü var mıdır? Yapay zekâdaki son gelişmeler matematik felsefesi için ne anlama geliyor? Mantıkçı, metafizikçi ve dialeteizmin (bazı çelişkilerin doğru olduğu görüşünün) dünyadaki en önde gelen savunucusu Graham Priest, The Curious ile gerçekleştirdiği bu yazılı röportajda söz konusu sorulara ve daha fazlasına yanıt veriyor. Burak Öztürk’ün kendisine yönelttiği 14 soru, yapay zekâdan felsefe tarihine, dialeteizmin kendisine uzanan geniş bir yelpazede, Priest’in felsefesinin daha geniş çerçevesine yerleştiriliyor.

Burak Öztürk: Erken modern dönem filozoflarına baktığımızda (Descartes ve Leibniz gibi rasyonalistlerin yanı sıra Hume gibi deneyimcilere de) klasik mantığı sorgusuzca kabul ettiklerini görüyoruz: Sanki metafizik, klasik mantığın ilkelerine tabiymiş, evrenin yapısı da bizzat bu kurallara uyuyormuş gibi. Bugün klasik mantığın yanı sıra pek çok farklı türde mantığa sahibiz. Hem bir mantıkçı hem de bir metafizikçi olarak, mantık ile metafizik arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Metafiziğe has, ona özgü bir mantık var mıdır; tabii eğer böyle bir mantık gerçekten varsa?

Graham Priest: Öncelikle, bugün klasik mantık diye adlandırılan şey ancak 19. yüzyılın sonunda Frege, Russell ve diğerleri tarafından icat edildi. Sizin bahsettiğiniz dönemdeki ortodoks mantık, Aristotelesçi Tasım mantığıydı [Syllogistic]. Bu, klasik mantıktan oldukça farklı bir mantıktır. Örneğin, Aristoteles’in kendisinin de belirttiği gibi, tutarlıötesidir1 [paraconsistent].

Bazı mantık sistemleri bazı metafizik görüşlerle bağdaşmadığından, mantık ile metafizik arasında diyalektik bir ilişki bulunduğu açıktır2. Doğru bir metafiziksel görüşü dile getirebilmek için doğru mantığı kullanmak gerekir, bunun tersi de geçerlidir. Açıkça görülüyor ki doğru bir metafiziği ve doğru bir mantığı belirlemek için her biri birbirine dayanmak zorundadır.

Çelişmezlik ilkesi geleneksel olarak analitik a priori bir doğrunun paradigmatik bir örneği sayılagelmiştir. Çalışmalarınızın bu ilkenin evrensel geçerliliğini reddettiği göz önüne alındığında, dialeteizm3 bizi analitik/sentetik ayrımını tamamen terk etmeye mi zorluyor yoksa paradigmatik örneği ortadan kalktıktan sonra da bu ayrım ayakta kalabilir mi?

Çelişmezlik ilkesi Batı mantığında gerçekten de son derece ortodoks bir konumdaydı, yine de Hegel gibi buna karşı çıkanlar da oldu. (Bu ilke Doğu geleneklerinde çok daha az ortodokstur.) Analitik/sentetik ayrımı dialeteizmle tamamen bağdaşır. Örneğin biri, tümdengelimli mantığın ilkelerinin analitik olduğunu savunabilir. Bu durumda neyin analitik olduğu, en azından kısmen, doğru mantık tarafından belirlenecektir. Kişi bu konuda (dolayısıyla neyin analitik sayılacağı konusunda da) farklı bir görüşe sahip olabilir.

One kitabınızın ön sözünde dialeteizmi “metafizik bir görüş” olarak tanımlıyorsunuz; bunun karşısına da, sanırım, tutarlıötesi mantığın yalnızca teknik ya da araçsal bir kullanımını koyuyorsunuz. Bu, burada sormak istediğim semantik/metafizik ayrımından farklı bir karşıtlık: Bir dialetheia4 dile ilişkin bir olgu mudur yoksa onu nasıl tasvir ettiğimizden bağımsız olarak kainatın kendisine mi ilişkindir? Her iki ayrımı da göz önünde bulundurduğunuzda kendinizi nerede konumlandırırsınız?

Dialeteizm, bazı çelişkilerin doğru olduğu görüşüdür. Peki bir şeyi doğru yapan nedir? Canberra’nın Avustralya’nın federal başkenti olduğu önermesini ele alalım. Bu doğrudur, onu doğru yapan nedir? Birincisi, bu “başkent”, “Avustralya” gibi sözcüklerin anlamlarına bağlıdır. Fakat yalnızca anlamlar yeterli değildir. Bir de gezegenimizin güney yarım küresindeki büyük bir ada hakkında tarihsel ve coğrafi olgular vardır. Başka bir deyişle, genel olarak doğruluk hem dile ilişkin olgulara hem de gerçekliğe (isterseniz buna dilden bağımsız dünya deyin) ilişkin olgulara bağlıdır. Dialetheialar diğer doğrulardan farklı değildir.

Yalancı Paradoksu5 gibi paradoksları çözme gücünün ötesinde, gerçekliğin kendisinin -yalnızca ona ilişkin formel ele alışımızın değil- tutarsız olabileceğini düşünmek için olumlu metafizik sebeplerimiz var mı? Yoksa dialeteizm lehindeki durum nihayetinde teknik bir mesele mi, yani bize neyi ispatlama imkânı tanıdığıyla mı ilgili? Başka bir deyişle, (metafiziksel) dialeteizm kainatı daha iyi anlamamızı sağlar mı?

İdealizm, realizm, vs. hakkındaki görüşünüz ne olursa olsun, gerçekliği anlamak için neyin doğru olduğunu anlamanız gerekir. Genel olarak, neyin doğru olduğunu anlamak kainatı anlamanın da yoludur (bir önceki soruya bakabilirsiniz). Bu bakımdan dialetheialar diğer doğrulardan farklı değildir.

Temmuz 2025’te OpenAI ve Google DeepMind’ın deneysel yapay zekâ modelleri, o yılki Uluslararası Matematik Olimpiyatı’nda altın madalya düzeyinde performans göstererek 6 problemden 5’ini çözmeyi başardı. Böyle bir sonucun, Gödel’in eksiklik teoremleri hakkında nasıl düşünmemiz gerektiği üzerinde bir etkisi var mı? Mesela zihin, makine ve ispatlanabilirlik üzerine kurulu Lucas-Penrose argümanı gibi tartışmalar bakımından bir etkisi mevcut mu? Bu, matematik felsefesinde bir şeyi değiştirir mi?

Hayır. Yapay zekâ algoritmaları yalnızca teorem ispatlayıcılarıdır; üstelik bayağı güçlü olanlarından. Yani burada aslında yeni bir şey yok. Ayrıca Lucas-Penrose argümanları zaten hep berbat argümanlardı6.

Bazı filozoflar felsefe tarihinin tuhaf bir statüye sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir (Rorty’nin “dört tür” başlıklı denemesi bu meselenin klasik ifadesidir): Felsefe tarihini iyi icra etmenin bizzat felsefe yapmayı gerektirdiği söylenir, bir fizik tarihçisinin fizik yapmasına gerek olmaması gibi. Bu gerçekten doğru mu yoksa felsefe bu özelliği, eski ispatların aşılmayıp güncelliğini koruduğu matematik gibi alanlarla paylaşıyor mu? Ve eğer felsefe bu bakımdan sahiden farklıysa sizce bunu ne açıklar?

Şöyle ki, felsefe tarihi yapmak farklı şeyler ifade edebilir. Bu, geçmiş filozofların fikirlerinde madencilik yaparak güncel meselelere uygulanabilecek içgörüler bulmak anlamına gelebilir. Filozoflar bunu gerçekten yapar ve bence bunu diğer disiplinlerde bulmak oldukça nadirdir (Felsefenin bu bakımdan neden kendine özgü olduğuysa ilginç bir sorudur). Öte yandan felsefe tarihi, tarihsel figürlerin ne söylediğinin ve ne başardığının yorumlanması anlamına da gelebilir. Bu düpedüz tarihtir. Her entelektüel soruşturma alanının böyle bir tarihi vardır. Ne var ki, bu tür her girişimde her zaman bir tür cömertlik ilkesi [principle of charity] işler hâldedir: Görüşler, yanlış olsalar bile mümkün olduğunca makul bir şekilde yorumlanır. Ve makul olmak çoğu zaman disiplinin güncel durumuyla haşır neşir olmayı gerektirir. Sanırım bu herhangi bir alanın tarihi için geçerlidir.

Beyond the Limits of Thought kitabınızın önsözünde bunun bir felsefe tarihi kitabı olmadığını söylüyorsunuz, yine de kitap dünya felsefesinin kendine özgü bir panaroması gibi okunuyor ve bütün proje, açıkça savunmasa da sanki “metafiziksel” dialeteizmi destekleyecek şekilde işliyor. Kitabın yöntemini nasıl tanımlarsınız? Bana kalırsa neredeyse bir tümevarım gibi duruyor ama tikel örnekler üzerinden değil, teoriler üzerinden işleyen bir tümevarım. Bu tasvir isabetli mi sizce?

Kitap bir önceki cevabımda bahsettiğim iki şeyi de yapıyor. Felsefe tarihini, güncel tartışmaları -elbette özellikle de dialeteizmle ilgili tartışmayı- destekleyen ve besleyen fikirler için felsefe tarihi madenciliği yapıyor. Aynı zamanda felsefe tarihindeki fikirleri yeni bir bağlama ve bakış açısına yerleştiriyor ki bu fikirler yeni bir şekilde görülebilsin.

Geçen yıl CUNY’da İbni Sina üzerine bir ders verdiniz. İslam felsefesiyle bu denli yakından ilgilenmek nasıl bir deneyimdi? İbni Sina’nın sisteminde, yalnızca görünüşte bir çelişki olmanın ötesinde, size gerçek anlamda dialetik gelen bir şey oldu mu?

İbni Sina’yla ilgilenmek, dersini vermeden önce hakkında az şey bildiğim herhangi bir filozofla ilgilenmekten farksızdı ki bu, pek çok Batılı filozofu (evet, Arap felsefesi Batı felsefesinin ayrılmaz bir parçasıdır) ve pek çok Asyalı filozofu da kapsıyor. Neo-Platonculuk’tan etkilenen Orta Çağ Arap ve Latin filozoflarında kuşkusuz dialetik eğilimler var fakat İbni Sina bunlardan biri değil. O, oldukça bariz bir Aristotelesçi.

Hegelci ve Marksist diyalektiğin, salt mecazi bir gerilim değil, gerçek dialetheialar içerdiğini savunuyorsunuz. Sizce diyalektik düşünürleri, Aristoteles sonrası Batı geleneğinin genelinden farklı olarak, tam anlamıyla çelişkiye açık kılan neydi? Ayrıca diyalektik yöntem bir filozofun dialeteizme varmasının tek yolu mu, yoksa Hegel ile Marx’ı (Cusanus gibi figürlerle ya da Budist mantık gibi gelenekler yanında) dialeteizme giden yolun çatallarından biri olarak mı görüyorsunuz?

20. yüzyıldan önce Batılı filozofların dialeteist olmalarının sebebi büyük ölçüde Neo-Platonculuğun etkisiydi; zira Neo-Platonculuk açıkça dialeteik bir görüştür. Bu filozoflar arasında İbn Arabi, Meister Eckhart, Cusanus, Hegel ve Heidegger sayılabilir. Son ikisi genellikle bu gelenekten sayılmaz fakat ikisi de -bunu kabul etsinler ya da etmesinler, farkına varsınlar ya da varmasınlar- tam olarak bir Neo-Platoncu sorunsala sahiptir: İnsanlar da dahil olmak üzere gerçekliğin geri kalanını yaratan bir mutlak vardır; öyle ki bu mutlak, insan suretinde kendisinin ne olduğunu anlamaya başlar7. Çelişkinin bu düşünürlerin felsefesinde oynadığı rol hayli çeşitlilik gösterebilir. Diyalektiğin ve diyalektikte çelişkinin oynadığı rol, Hegel’e (ve çok daha az ölçüde Marx’a) özgüdür.

Bu düşünürlerin her birinin kendisini dialeteizme götüren sebepleri vardı fakat bazı Doğu geleneklerinin ve çağdaş Batı felsefesinin de gösterdiği gibi, bunlara benzer daha pek çok düşünür de vardır8. Çağdaş literatürün önemli bir kısmını oluşturan biriyse öz gönderimli [self-referential] paradokslar gibi paradokslarla ilgilidir.

Hegelci çelişkilerin, mecazi bir gerilim değil, kelimenin tam anlamıyla dialetheialar olarak okunması gerektiğini savundunuz. Öte yandan Robert Brandom, Hegelci “çelişkiyi” sizden oldukça farklı okuyor: Brandom’a göre bu çelişkiler, kavramların giderek daha isabetli bir şekilde belirtilmesiyle çözüme kavuşan taahhütler [commitments] arasındaki gerilimlerdir, yani kelimenin tam anlamıyla doğru çelişkiler değillerdir. Brandom’ın okuması sizinkine karşı gerçek bir meydan okuma oluşturuyor mu? Bu okuma bir şey kaçırıyorsa, ne kaçırıyor?

Bob’un Hegel üzerine yaptığı çalışmayı okumadım, bu yüzden söyleyebileceklerim çok sınırlı olacak. İlkin, Hegel’in “çelişki” terimini sık sık mantıkçıların anladığından farklı bir anlamda kullandığını reddetmiyorum. Ayrıca, Bob A Spirit of Trust’ta, Hegel’in Tinin Görüngübilimi’ni kendi kitabı Making it Explicit’teki temaların çoğunu onaylayıp dile getiren bir eser olarak okuyor. Bu pekâlâ doğru olabilir, bu konuda hiç derinlemesine düşünmedim. Yine de Hegel başka yerlerde çelişkileri açık ve net bir biçimde onaylıyor. Örneğin Mantık’ta hareketi ele alışında ve Felsefe Tarihi Üzerine Dersler’de Eubulides’i ele alışında. Dolayısıyla Hegel açıkça bir dialeteist. Bob ile benim ayrıldığım nokta, Mantık’taki diyalektikte çelişkinin oynadığı rol. Bildiğim kadarıyla Bob’un kendi çalışmasında bu meseleye dair kapsamlı bir tartışma yok fakat dialeteizmin burada neden önemli bir rol oynadığına dair hem tarihsel hem metinsel sistematik sebepler var. Çelişkiler ortaya çıkar ve aufheben olurlar, her zaman hatırlanmalıdır ki bu hem “ortadan kaldırılmak” hem de “korunmak” anlamına gelir9.

Profesör Priest, araştırmalarınız Analitik’ten Kıta felsefesine, oradan da Budizme uzanan oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Sizce bu gelenekler/ekoller arasındaki farklar köklü müdür? “Felsefenin Doğası ve Üniversitedeki Yeri” başlıklı açılış konuşmanızda felsefenin özünü “özdüşünümsellik” [self-reflexivity] olarak belirliyorsunuz. Bu bütün felsefi geleneklere uyuyor mu? Eğer öyleyse bu gelenekler arasındaki temel farklar nelerdir?

Bu “geleneklerdeki” düşünürlerin her biri, hem üslup hem de benimsedikleri görüşler bakımından muazzam bir çeşitlilik gösterir. Wittgenstein, Austin ve Singer’ı karşılaştırın; ya da Nietzsche, Gadamer ve Derrida’yı; ya da Nāgārjuna, Huineng ve Dōgen’i. Üstelik farklı “geleneklerdeki” düşünürler çoğu zaman aynı “gelenekteki” diğer düşünürlere kıyasla birbirlerine daha yakındır. Kuhn ile erken dönem Foucault’yu ya da anlamın belirliliğine yönelik saldırılarında Quine ile Derrida’yı karşılaştırın; keza Stoacı etik, Kantçı etikten ziyade Budist etikle çok daha fazla ortak noktaya sahiptir. Dolayısıyla bence filozofları bu şekilde basite indirgeyerek kategorize etmek ya da bu kategoriler arasında çok belirgin farklar beklemek, yetersiz bir akademik tutumdur.

Sözünü ettiğiniz konuşmada, felsefenin diğer araştırma alanlarından farklı olarak kendi doğasıyla ilgilenmesinin ona özgü bir şey olduğunu savunmuştum ve hâlâ bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Bütün “geleneklerden” büyük filozoflar felsefenin doğasıyla ilgilenmiştir: Platon, İbni Sina, Kant, Wittgenstein, Quine, Nietzsche, Husserl, Heidegger, Zhuangzi, Nāgārjuna, Dōgen. Gerçi bu filzofların çoğunda bu mesele, daha genel olarak rasyonel düşünce tartışmasıyla iç içe geçmiştir.

Bir filozof olarak farklı felsefi gelenekleri okumanın ve kavramanın faydası nedir? Böylesi karşılaştırmalı bir çalışmada, gelenekleri birbirine anlaşılır kılmak uğruna aralarındaki gerçek farkları görmezden gelmek gibi bir risk var mıdır? Filozoflar bunu kötü yaptıklarında sizce tam olarak nerede hata ederler?

Tahmin edebileceğiniz gibi felsefeyi gelenekler üzerinden düşünmeyi pek tercih etmiyorum. Felsefe pek çok farklı üslupta, seste ve dilde yazılır. Büyük bir felsefe eseri de vasat bir felsefe eseri de bunların herhangi birinde ortaya çıkabilir. Hiçbir filozof her konuda haklı değildir ama büyük filozofların kendilerinden öğrenilebilecek içgörüleri vardır. Kişi ne kadar fazla içgörüye sahipse felsefi meseleleri o kadar iyi ele alabilir.

Bu iş kötü yapıldığında ne yanlış gidebilir? Muhtemelen pek çok şey ama en önemlisi düşünme süreci şöyle dejenere bir hâle gelebilir: Aristoteles şöyle dedi… Konfüçyus böyle dedi… Bu felsefe değil, gazeteciliktir. “Aa, bunlar da bazen benzer şeyler söylemiyor mu?” demek de bir işe yaramaz. Zaten özenli düşünen filozofların zaman zaman benzer şeyler söylemesini beklersiniz.

Karateyi ileri bir düzeyde icra ettiniz ve ayrıca felsefe ile dövüş sanatlarını doğrudan bir diyaloğa sokan iki kitabın ortak editörlüğünü üstlendiniz. Bu deneyiminiz karşıtların birliği ve çelişkiler hakkındaki düşünce biçiminizi gerçekten şekillendirdi mi, yoksa ikisini birbirinden ayrı mı tutuyorsunuz?

[Karşıtların birliği ve çelişkiler özelinde] hayır ama karate, birçok felsefi mesele hakkında düşünme biçimimi etkilemiştir: zihin-beden ilişkisi, ahlak ve insanlara nasıl davranılması gerektiği, nasıl öğretilmesi gerektiği gibi. Bunların hiçbirinin dialeteizmle doğrudan bir ilgisi yoktur.

Okurlarımızın çoğu gibi sizin de işçi sınıfı bir aileden geldiğinizi biliyoruz. Felsefe alanında kariyer yapmak isteyen okurlarımıza ne önerirsiniz? Böyle bir kariyerin daha az maliyetli hâle getirilmesi nasıl sağlanabilir?

Açıkçası, varlıklı bir çocuk hayatın birçok alanında önde başlayarak büyürken yoksul bir çocuk her zaman geriden gelir ama sebat ve kararlılık çok büyük bir fark yaratır. Ayrıca çoğu insan zaman zaman şanslı da olur: Yardım etmek için elinden geleni yapmaya hazır birine rastlamak, burslar ve başka finansman kaynakları, beklenmedik eğitim fırsatları ya da seyahat imkânları gibi. Bunları akıllıca kullanın. Ve elinizden geldiğince başkalarına da aynı şekilde yardım edin.


Notlar

  1. Tutarlıötesi mantık [paraconsistent logic], bir çelişkiden hareketle mantık dizgesinde her önermenin kanıtlanabilir hâle geldiği “patlama” [explosion] durumunun yaşanmadığı mantık türüdür. Klasik mantıkta bir çelişkiden her sonuç çıkarılabilirken, tutarlıötesi mantıkta bu mümkün değildir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: tutarlıötesilik biçimsel bir özelliktir ve tek başına hiçbir çelişkinin fiilen doğru olduğunu iddia etmez — bu daha güçlü, metafiziksel iddia röportajda da geçen dialetheizmdir (bkz. 3. soru). Tutarlıötesi mantık, günümüzde özellikle birden fazla kaynaktan beslenen ya da hatalı veri girişi içeren, dolayısıyla birbiriyle çelişen bilgilerin bir arada işlenmesi gereken yapay zekâ ve veritabanı sistemlerinde kullanılmaktadır. [ed. notu] ↩︎
  2. Bkz. G. Priest, “Metaphysics and Logic: an Observation in Metametaphysics”, Giornale di Metaphysica 1: 68–77 (2019). ↩︎
  3. Dialeteizm, bazı çelişkilerin (altını çizelim, her çelişkinin değil) doğru olduğu görüşüdür. Priest’in benimsediği dialetheizm, bilhassa Yalancı Paradoksu ve Russell Paradoksu gibi öz-gönderimli [self-referential] paradoksların ele alınışında kullanılır. Priest, bu tarz durumların düşüncenin sınırlarında meydana geldiğini, dolayısıyla çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, çelişkili olarak kabul edilmesi gereken durumlar olarak görülmesi gerektiğini savunur. Tekrar vurgulayalım: dialetheizm, “Kar beyazdır ve beyaz değildir” gibi alelade çelişkilerin doğru olduğunu savunmaz. [ed. notu] ↩︎
  4. Dialetheia, hem doğru hem de yanlış olan bir önermedir. Bkz. “Bu cümle yanlıştır.” [ed. notu] ↩︎
  5. Şu önermeyi ele alın: “Bu cümle yanlıştır.” Eğer bu cümle yanlışsa doğru olması gerekir; ama öte yandan eğer doğruysa da yanlış olması… [ed. notu] ↩︎
  6. Bkz. G. Priest, “Gödel’s Theorem and the Mind… Again”, M. Michaelis ve J. O’Leary-Hawthorne (ed.), Philosophy of Mind: the place of philosophy in the study of mind içinde, Kluwer, 1994. ↩︎
  7. Bkz. G. Priest, Nothing in Particular, Oxford University Press, 2026, III. Kısım. ↩︎
  8. Bkz. G. Priest, In Contradiction, 2. baskı, Oxford University Press, 2006 ve The Fifth Corner of Four, Oxford University Press, 2018. ↩︎
  9. Bkz. G. Priest, “Kant’s Excessive Tenderness for Things in the World, and Hegel’s Dialetheiesm”, S. Lapointe (ed.), Logic from Kant to Russell: Laying the Foundations for Analytic Philosophy içinde, 2. bölüm, Routledge, 2019. ↩︎

The Curious‘da “Graham Priest on Contradiction, Hegel, and Why Philosophy Has No ‘Traditions’” özgün adıyla yayımlanan bu röportaj, Burak Öztürk tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar
Avatar fotoğrafı

Graham Priest

Graham Priest, CUNY Graduate Center'da Seçkin Felsefe Profesörü, Melbourne Üniversitesi'nde Boyce Gibson Emeritus Profesörü ve Bochum Ruhr Üniversitesi'nde Uluslararası Araştırma Üyesidir. Klasik olmayan mantık, metafizik, felsefe tarihi ve Budist felsefe alanlarındaki çalışmalarıyla tanınır. Neredeyse tüm önemli felsefe ve mantık dergilerinde yayınlanmış 300'ü aşkın makalesi ve çoğunluğu Oxford University Press tarafından basılmış sekiz kitabı bulunmaktadır. Tüm Yazılarını Gör →