Leibniz’in Monadları Nereden Geliyor? — Burak Öztürk
Leibniz’in Monadoloji eserinin ilginçliği ve ilk bakışta ezoterikmiş gibi gözükmesi, Leibniz’in uhrevi ya da büyülü bir dünya resmetme isteği ya da amacının var olduğunu göstermiyor hiç mi hiç. Aksine, Leibniz’in diğer metinleri okunduğunda, Monadoloji‘nin neden bu kadar tutarlı bir sistem oluşturduğu daha da net anlaşılmakla birlikte, Leibniz’in Monadoloji‘de sarf ettiği her önermenin hangi düşünce hattına, hangi ilkelere dayandığı da gayet açık hâle geliyor. Yine de bu olgu, Leibniz’in düşünce sisteminin, onun farklı metinlerinde (hatta mektuplarında) parçalı parçalı dağılmış şekilde var olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Hâl böyle olunca elimizde ancak kavramları, ilkeleri ve aksiyomları layıkıyla bilindiğinde anlaşılabilecek, son derece sistematik ve tutarlı bir yapıt durmuş oluyor. Monadoloji, tek başına da son derece tutarlı bir felsefi yapıt elbette fakat yine de Monadoloji‘nin detayları Leibniz’in diğer metinleri okunduğunda yavaş yavaş aydınlanmaya ancak başlıyor. Bu açıdan, Russell’ın Monadoloji hakkında söylediklerine katılmıyoruz: “fantastik peri masalı, tutarlı belki ama tamamen keyfi“. Tutarlı olduğu açık olsa da Monadoloji‘nin, keyfi olduğundan emin değiliz. Bu yüzden, bu metin Leibniz’in monadlarının nereden geldiğini açıklamak üzere olacak. Başka bir deyişle, monadların var olup olmadığını tartışmak değil de Leibniz’i monadların varlığına götüren düşünce hattını açık hâle getirme amacını taşıyacak.
Leibniz’in metafiziğinde evrenin “kumaşını” oluşturan tözlerin ismi monadlar, yani hakikaten var olan ve her şeyi meydana getiren “görünenin” (fenomenin) arkasındaki hakiki varlıkların, tözlerin ismi monadlar. Bunlar yalın, metafiziksel varlıklar. Yalınla kastedilen, bunların bileşik olmadığı, yani tek başlarına bir kompozisyon meydana getirmedikleri. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Monadları Demokritosçu atomculuk fikrindeki atomlarla kıyaslamak mümkün olmakla birlikte, bu karşılaştırmanın sınırlarını da iyi görmek gerek. Leibniz’in kendisi de monadları birer “töz atomu” olarak nitelendiriyor; ikisi de yalın, parçasız ve bölünmez varlıklar. Fakat burada ayrımı belirleyici kılan fiziksellik meselesi. Demokritosçu atomlar uzayda yer kaplayan, uzamlı ve fiziksel varlıklar. Monadlar ise uzay-zamanda hiç bulunmuyorlar. Leibniz’in kendi ifadesiyle töz atomları, yani parçasız monadlar var; ancak uzamsal atomlar yani en küçük fiziksel parçalar yok, zira uzam sonsuzca bölünebilir bir şey. Zaten tam da bu yalın olma niteliği, monadları biricik kılmaya götüren yolu da açıyor. Monadlar yalınlarsa artık bölünemezler demek çünkü yalınlıkla kastedilen de bizzat bu: Monadlar kendi başlarınalar, başka hiçbir parçaları yok. Yani her bir monad tek bir yalın birlik hâlinde. Burada “birlik” kavramının altını çizelim. Bu birlik, monadın diğer monadlarla kurduğu ilişkisel bir bütünlük değil, aksine monadın kendi içindeki bölünmez birliği [oneness], kendisiyle tam özdeşliği. Leibniz bu noktada Skolastik gelenekten yararlanıyor: Ens et unum convertuntur, yani bu anlayışa göre varlık ve birlik birbirine dönüşebilir kavramlardır. Bir şeyi varlık kılan şey tam da bu içsel birlik. Bu birliği bozacak şekilde böldüğünüzde, artık o tözden değil, başka bir şeyden söz ediyor oluyorsunuz. Zaten varlık olmak demek bir belirlenimi ifade eder Leibniz için; “o değil de bu olmaktır” varlık olmak ve elbette bu belirlenimin kaynağı da tözün olmazsa olmaz niteliği olan özgün birliktir.
Elbette her kompozisyonu meydana getiren parçalar, sınırsızca bölünebilirler ama bizim daha fazla bölünemeyecek şekilde yalın bir biriciklik hâlinde kalacak bir varlığa ihtiyacımız var ki bu tözlere “hak ettiği” biriciklik niteliğini takdim edebilelim. Başka bir ifadeyle sınırsızca bölünebilme niteliği, tözü töz yapan “değişmeden kalan şey” niteliğine uymamaktadır Leibniz’e göre. Bu durum, Descartes’ı eleştirisinde daha da net anlaşılır hâle gelir. Zira Descartes’ın da hatalarından biri budur Leibniz’e göre: Töz ikiliğinin bir tarafındaki madde tözüne o tözü özgün kılacak niteliği vermemiş olmasıdır. Hatırlanacağı üzere Descartes evrenin iki tözden meydana geldiğini söylerken (biri madde, diğeri de zihin ya da ruh) maddenin özünün uzam [extension] olduğunu söylemişti. Descartes bunu düşünüyordu çünkü deneyimi ortadan kaldırdığımızda geriye kalanın, akılla kavrananın yalnızca maddenin uzamda yer kaplaması olduğunu (Meditasyonlar‘daki balmumu örneğini hatırlayın) ve bu maddenin de sınırsızca bölünebileceğini düşünüyordu. Maddenin sınırsızca bölünebilmesi fiziksel evrenin tamamen matematize ve geometrize edilebilmesi anlamına geliyordu ki Descartes’ın istediği tam da buydu. Descartes’ın tasvir ettiği dünyanın “kumaşı” ise bu sınırsızca bölünebilen maddeden mülhemdi ve kompozisyon, tam da bu sınırsızca bölünebilen maddenin farklı şekillerde topak [aggregate] oluşturmasından ve hareket etmesinden kaynaklanıyordu. Fakat Leibniz’in sorduğu soru şuydu: Değişmeden sabit kalan anlamına gelen töz, nasıl olurdu da sınırsızca bölünebilen, fiziksel bir madde olabilirdi? Başka bir deyişle, eğer fiziksel evrendeki her şey bu sınırsızca bölünebilen maddeden oluşuyorsa, birbirlerinden farklı kompozisyonlar nasıl ayırt edilecek, kompozisyonlara belirlenimini ne verecekti? Örneğin, bir insan organizmasını bir hayvan organizmasından ayıran tek şeyin basitçe aynı tözün (maddenin) farklı şekilde toplanmış olması nasıl olabilirdi? Tabii Descartes için fiziksel kompozisyonları birbirinden ayıran, yani onları belirleyen şey tam da maddenin farklı yön ve sürattaki hareketleriydi (daha doğrusu, Principles‘da Descartes maddenin üç temel modifikasyonu olan büyüklük, şekil ve hareketi bir arada kullanıyordu. Yine de bunların hepsi uzamın değişkenleri olduğundan Leibniz’in itirazının hedefi de değişmiyordu). Tüm fiziksel evren ve maddenin çeşitli kompozisyonları madde tözünden ve onun farklı hareketlerinden oluşuyordu. Leibniz de tam olarak bu fikre karşı çıkıyordu.
Leibniz’e göre Kartezyen metafizik, hem töz hem de bireyselleştirme ilkesi (principium individuationis) açısından hatalıydı. Şöyle ki, tüm madde aynı türden saf uzamdan oluşuyorsa, birbirinden farklı maddi kompozisyonları (örneğin bir taşı bir insandan, bir ağacı bir hayvandan) birbirinden içsel olarak ayırt eden hiçbir şey kalmıyor demekti. Oysa Leibniz’in aradığı şey her tözün kendi içinde taşıdığı, dışsal bir müdahaleye ihtiyaç duymayan özgün bir bireyselleştirme ilkesidir ki monadlar tam da bu ihtiyaca cevap verir. Ayrıca, kuvvet dediğimiz etkiyi de hiçbir şekilde matematiğe ya da geometriye indirgeyemeyeceğimizi düşünüyordu Leibniz. Dolayısıyla Leibniz’in Descartes’a itirazı sadece “töz bölünemez olmalı” değil, aynı zamanda salt uzam ve hareketin kuvveti açıklayamayacağı yönündeydi. Leibniz, On Nature Itself §11’de bu durumu açıklar: Eğer madde salt uzamdan ibaretse, tamamen pasif bir şey olmak zorundadır yani böyle bir madde fikri içinde hiçbir direnç, hiçbir içsel güç barındırmaz. Oysa biz cisimlerin harekete direndiklerini, yani atalet [inertia] taşıdıklarını gözlemleriz. Bu atalet salt geometriden, uzamın üç boyutundan türetilemez. Dolayısıyla maddede uzamın ötesinde içsel bir kuvvet ilkesi olmalıdır. Yine de Leibniz’in fiziksel maddenin sınırsızca bölünebileceğine dair bir itirazı yoktu, en azından teknik olarak sınırsızca bölünebileceğini kabul ediyordu. Fakat Leibniz’in tözde aradığı nitelik, her tözün içsel ve kalıcı biricikliğiydi [uniqueness]. Tam da bu yüzden uzamda bulunan ve sınırsızca bölünebilen madde, Leibniz için töz olamayacaktı zira salt uzam hiçbir tözün içsel biricikliğini güvence altına alamazdı. İşte, şimdi monadların neden fiziksel olmadığı, yani uzamda (ve de zamanda) bulunmayan metafiziksel varlıklar oldukları yavaş yavaş açığa çıkıyor.
Leibniz’in Kartezyen metafiziğine yönelttiği eleştirinin bir de teolojik temeli vardı. Kartezyen dünya tasvirinde madde cansız olduğundan, kompozisyonları birbirlerinden ayırt eden farklı yön ve sürattaki hareket de her bir kompozisyonun kimliğini dışarıdan, anbean besleyen bir ilkeye muhtaçtı. Descartes’a göre farklılığı sağlayan maddenin hareketi de bizzat Tanrı’nın müdahalesinden geliyordu. Leibniz ise Tanrı’nın kendi yarattığı evrene yaratımından sonra müdahil olması fikrine karşı çıkıyordu, zira böyle bir Tanrı fikri, kendi projesine sürekli müdahale etmesi gereken başarısız bir mühendisi anımsatacaktı.
Monad fikrinin Leibniz’in Descartes eleştirilerinde köklendiğini gösterdiğimize göre monadlara geri dönebiliriz. Monadlar uzay-zamanda bulunmasalar da tüm evrenin kumaşını oluşturuyorlar. Yani Leibniz’e göre evrende var olan her varlık bu monadların bir araya toplanmasıyla [aggregate] meydana geliyor. Benim bedenim mesela, bir sürü monadın bir arada durduğu bir şey olduğu gibi, doğada gördüğüm taş da belli sayıda monadın bir arada durmasından mülhem. Öyleyse, her varlık özünde aslında belli başlı monadların topak oluşturmasıysa, monad fikrinin sınırsızca bölünebilen Kartezyen maddeden ne farkı kalacaktır?
Önemli fark şudur ki, monadların fiziksel maddeden farkı yalnızca uzay-zamanda bulunmuyor oluşları değil, aynı zamanda farklı düzeylerde algı içermeleridir de. Monadlar cansız, fiziksel atomlar değil; algı [perception], tamalgı [apperception] ve istek [appetition] içeren metafiziksel varlıklardır. Burada algı [perception], monadın dış dünyayı kendi içsel durumunun değişimi aracılığıyla temsil etme kapasitesidir. Monadlar penceresiz olduğundan dışarıdan doğrudan hiçbir veri almıyorlar ama her monad kendi içinde sürekli değişen bir durumlar dizisi yaşıyor ve bu içsel değişimler, önceden kurulmuş uyum (pre-established harmony) sayesinde dıştaki evrenle koordineli biçimde ilerliyor. Bir başka deyişle, her monad kendi içinde evrenin tamamını (bulanık ya da net, kendi perspektifine göre) yansıtıyor; bu yansıma ise dışarıdan gelen bir etki değil, monadın içsel yapısının kendiliğinden açılımı. Tamalgı [apperception] ise bu temsilin bilincine varma yani öznelliğin ve refleksif düşüncenin doğduğu öz-bilinç [self-consciousness] düzeyi. İstek [appetition] ise monadı durağan bir yapı olmaktan çıkarıp onu bir algı durumundan diğerine taşıyan içsel değişim dinamiği. Bu üçlü yapı, monadı cansız bir Kartezyen madde anlayışından ayırıyor; ona içsel bir dinamizm ve niteliksel zenginlik kazandırıyor.
Dolayısıyla sınırsızca farklı sayıda monad olduğu gibi her monad da evreni kendi perspektifinden kendine has şekilde temsil ettiği için birbirinin aynı hiçbir monad da yoktur Leibniz’e göre. Bunun bir diğer sebebi de Leibniz’in altı prensibinden birinin “birbirini temsil eden iki tözün yalnızca sayıca farklı olması mümkün değildir” demesidir. Bu şu anlama gelir: İki tözün tüm nitelikleri tıpatıp aynıysa bunlar bir ve tektir, başka bir deyişle evrende tıpatıp aynı iki töz yoktur.
Monadların belli bir algı düzeyine sahip olduğu düşünülürse, Leibniz’i bir panpsişist olarak okuma eğilimi ortaya çıkabilir. Nitekim Philip Goff gibi çağdaş panpsişistler Leibniz’i bu geleneğin öncüsü olarak konumlandırırlar. Bu okuma tamamen temelsiz değildir çünkü eğer her fiziksel nesne monadlardan oluşuyorsa ve her monad da algı taşıyorsa, fiziksel dünyanın temelinde her yerde zihinsel bir boyut var demektir. Yine de Leibniz’i doğrudan panpsişist saymak sorunludur, zira panpsişizm fiziksel olduğu varsayılan şeylere zihinsel özellikler atfederken, Leibniz’in monadları zaten baştan fiziksel değil, metafiziksel varlıklardır. Dahası Leibniz için tüm monadlar aynı düzeyde algı da taşımazlar, çıplak monadlardan rasyonel ruhlara uzanan bir hiyerarşi söz konusudur. Bunlar sırasıyla çıplak [bare] monadlar, hayvan ruhları ve rasyonel ruhlar ya da zihinlerdir (baskın monad veya entelekhiya). Mesela beni meydana getiren monadlar içinde bu üç türden monad da vardır ve hepsi de rasyonel ruhun altında işlev görürler. Dolayısıyla insani varoluşumuz, alt düzeydeki çıplak monadların en üstte yer alan rasyonel bir ruh etrafında örgütlenmesinden oluşur. Bedenimizi oluşturan monadlar evreni daha bulanık bir zihinle [confused] algılarken, rasyonel ruhumuz bu algıları netleştirir ve bilince taşır. Leibniz böylece hem evrendeki canlı-cansız ayrımını hem de zihin-beden bütünlüğünü tek bir metafiziksel hiyerarşi içinde açıklayabilir.
Monadların kendi niteliklerine dönersek, monadlar öyle varlıklar ki, metafizik demiştik hatırlayın, fiziksel olarak dışarıdan hiçbir etkiye maruz kalmıyorlar; Leibniz’in deyimiyle monadlar “penceresizler”. Her monadın kendi içsel prensipleri ve işleyişleri var. Leibniz’in de deyimiyle “Her monad âdeta ayrı bir dünya gibi“. Öyle ki her monadın geçmişi, şimdisi ve geleceği kendi içinde tamamen içerilmekte. Bu, Leibniz’in altı prensibinden bir diğeri olan “kavramda yüklemin içerilmesi” (predicate-in-notion) prensibinden gelmekte. Leibniz’in verdiği örneği verelim: Sezar’ın kusursuz kavramında, Sezar’ın yaşamı boyunca yaşayacağı her şey içerilmekte (Rubikon Nehri’ni geçeceği de suikaste uğrayacağı da…). Fakat elbette, biz insanlar olarak sınırlı bir zihne sahip olduğumuzdan, bu kusursuz kavramlara vakıf olamıyoruz. Ancak Tanrı bu kavramlara sahip. Bu kavramda yüklemin içerilmesi prensibi ilginç bir sonuç doğuruyor Leibniz’in felsefi sisteminde. Şöyle ki, ilişkileri [relations] töze içkin kılıyor. Şimdi monadlara dönersek, tam da bu yüzden onlar penceresizler. Yani monadlar hiçbir şekilde dışarıdan etkilenmiyorlar. Pencereleri yok, dışarıdan hiçbir töz onlara etki etmiyor ve onlar da aynı şekilde diğerlerine…
Öyleyse, monadlar birbirleriyle nasıl ilişkileniyorlar, nasıl koordineliler? Leibniz’in buna cevabı, Tanrı’nın önceden kurduğu uyumda (pre-established harmony) yatıyor. Tanrı, evreni yaratırken tüm monadları öyle kusursuz bir içsel programa ve potansiyele göre ayarlıyor ki, her bir monad kendi “penceresiz” dünyasında sadece kendi içsel yasasını yaşarken, diğer tüm monadlarla tam bir senkronizasyon içinde hareket ediyor. Âdeta aynı zamana kurulmuş ve birbirleriyle hiçbir fiziksel teması olmayan mükemmel saatler gibi. Biri çaldığında diğeri de çalıyor ama biri diğerini etkilediği için değil, başlangıçta kurucusu tarafından böyle bir uyumla tasarlandıkları için. Böylece Leibniz için fiziksel dünyadaki nedenselliğin, Tanrı’nın önceden kurmuş olduğu uyumun fenomenal yansımasından başka bir şey olmadığı da açığa çıkıyor.
Sonuç olarak, monadlar keyfi olarak ortaya atılmış varlıklar değiller, “Hakiki olarak, bizim fenomenal deneyimimizden bağımsız olarak var olanlar nelerdir?” sorusunun yanıtı olan varlıklar. Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz gözüküyor: Metafiziksel olarak monadlardan mülhemse tüm her şey, bizim deneyimlediğimiz madde nedir öyleyse Leibniz’e göre? Madde, monadların oluşturduğu topakların fenomenal dışavurumundan başka bir şey değildir Leibniz için. Gerçekliğin temelinde hakiki olarak var olan monadlardır fakat biz sınırlı insan hâlimizle fenomenal olarak onları bu şekilde algılarız. Leibniz bu durumu açıklamak için maddeden “iyi temellendirilmiş fenomen” (phaenomena bene fundata) olarak bahseder. Bu anlamda madde; arkasında hakiki, bölünemez metafiziksel tözler (monadlar) barındıran, ancak duyusal sınırlarımız nedeniyle bize sürekli, uzamlı ve fizikselmiş gibi görünen gerçek bir fenomenal dışavurumdur.
Leibniz’in monadları, açıkça Kant’ın kendinde şeyleri‘ni ve transandantal idealizmini anımsatıyor fakat aralarında ciddi bir fark da mevcut. Leibniz, monadların bilinebilir olduğunu düşünürken Kant kendinde şeyleri (yani bizim deneyimimizden “bağıntısız” olarak nesnelerin kendinde oldukları gibi hâllerini) bilebilmenin imkânsız olduğunu düşünüyor. Yine de Kant’ın Leibniz’den ne kadar etkilendiği, Leibniz’in monadların oluşturduğu topaklarını maddeler olarak algılayışımızın zihnimizin sınırlı olduğundan kaynaklandığını söylemesiyle iyice barizleşiyor. Böylece, bir kez daha, felsefeyi felsefe tarihi ile okumanın önemini görüyoruz. Felsefe tarihi düşünce hatlarının tarihini sunuyor bize, büyük zihinlerin keyfi kavram ve argümanlarla gelmeyeceğini tekrar tekrar gösteriyor. Bu nedenle, Leibniz’in monadları da Kant’ın kendinde şeyleri de keyfi varlıklar değiller. Onlar, felsefe tarihinin düşünce hatlarının izleğinde ortaya çıkan, hatta ileri giderek diyelim ki çıkmak durumunda kalan, ve kabul edelim, son derece de felsefeye özgü olan; kavramlar, çapalar, noktalar. Öyleyse felsefe argümanlardan ibaret değil ve kavramlar argümanlarla dönüşlü işe koşuluyorlar. Nitekim Russell Monadoloji için “peri masalı” derken gidişata değil de neticeye bakarak büyük bir hata ediyor. Hepimiz hemfikir olacağızdır ki felsefede çıkarım tek başına, öncüller olmadan pek bir anlam ifade etmez çünkü asıl öncüller çıkarımı belirler. Russell, konu Monadoloji olduğunda öncüllere haksızlık ediyor. Başka bir ifadeyle, bağlam felsefe tarihi olunca öncüllerin birer ağa dönüştüğünü ıskalıyor.



