Kant’ın Transandantal Pusulası: Doğanın Bir Amacı Var mı? — Sude Kılıç

Kant’ın en büyük ustalıklarından biri, son derece karmaşık ve sistematik fikirlerini bazen şaşırtıcı derecede kısa ve net dipnotlara sığdırabilmesidir. Felsefe okumalarında kimi zaman tek bir dipnot metni büsbütün bir kördüğüme çevirebilse de, Yargı Gücünün Eleştirisi’nin ‘Teleolojik Yargı Diyalektiği’ bölümündeki durum bunun tam tersidir.

Bu bölümün zorluğunu derinden hissettiğimiz, metnin adeta düğümlendiği o noktada Kant, zihnimizi bulandırmak yerine yolumuzu bulmamıza fazlasıyla yardım edecek bir dipnotla karşımıza çıkar. Bu yazıda amaçladığım şey, Kant’ın §72’nin hemen ardından, §73’ün sonuna eklediği 6 numaralı o çarpıcı dipnotu (Ak. V: 392) mercek altına almaktır. Bu dipnotu satır satır incelemenin kritik bir önemi var; zira Kant’ın üçüncü kritik boyunca aktarmak istediği her şey, felsefi projesinin özü ve ruhu bu satırlarda gizli. Üstelik bu dipnot, Kant’ın ilerleyen bölümlerde kuracağı o katı ve kusursuz sistematik yapının da harika bir prototipini sunar.

“Bu da gösteriyor ki, saf aklın spekülatif meselelerinin çoğunda ve dogmatik iddialar söz konusu olduğunda, felsefe okulları genellikle belirli bir problem için mümkün olan tüm çözümleri denemiştir.”

Kant bu pasajda, felsefe tarihi boyunca varoluşun bilinemez gizemlerine dair farklı yanıtların ve olasılıkların ortaya çıktığını, bunların tamamının da sonlu insan aklının sınırlarından kaynaklandığını öne sürer. Zira insan aklı her ne kadar çeşitli yanıtlar üretebilse dahi, kendi sınırları içinde asla tam olarak kavranamayacak bir muammayla karşılaştığında, eninde sonunda ya eski yanıtları yeniden üretmeye ya da onlara ayak uydurmaya meyillidir. Dahası, dönemin metafiziğine bakıldığında insan aklının vardığı sonuçların (yani dönemin çeşitli rasyonalist felsefecilerinin yanıtlarının) birbirlerinden son derece farklı olduğu görülür. Nitekim Kant’a göre bu durum, aklın sınırlarının aşılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Zaten dönemin metafizik disiplininde bir kriz yaşanmasının sebebi de bizzat budur Kant’a göre.

“Böylece, doğanın amaçlılığı [problemi] üzerine kimileri cansız bir maddeyi veya cansız bir Tanrı’yı, kimileri ise canlı bir maddeyi veya canlı bir Tanrı’yı denemiştir…”

Burada Kant, §72’den itibaren ele aldığı dört tarihsel sistemi oldukça net bir çerçevede sistematik olarak sentezler. Bu çerçeve Madde ve Tanrı olmak üzere iki temel kavram üzerine kurulu; bu kavramların her ikisi de ya cansız (yani mekanik) ya da canlı (yani niyetli/amaçlı) olarak tasavvur edilir. Aynı zamanda Kant, tüm bu sistemlerin aslında geçmişte doğanın amaçlılığı, yani doğanın sanki bir amaca veya nihai bir hedefe göre düzenlenmiş gibi görünmesi fikrini açıklamaya yönelik birer girişim olduğunu da ima eder.

Kant, Cansız Madde derken, gerçekliğin ve yaşamın bütünlüğünün bir şekilde ortaya çıkana dek, mekanik olarak çarpışan kör ve ölü atomlardan ibaret olduğunu savunan rastlantısalcılığı kasteder. Fakat Kant’a göre bu sistem, canlıların karmaşık, kendi kendini organize eden ve birbirine bağımlı organik yapısını açıklamada yetersiz kalır. Öte yandan, Cansız Tanrı kavramı doğrudan Spinoza’ya ve daha geniş bir çerçevede kaderciliğe göz kırpar. Bu sistemde Doğa/Tanrı; bilinç, niyet ve özen olmaksızın katı bir geometrik zorunluluğa göre işler ve böylece teistik Tanrı’nın o insan merkezli yapısını tamamen reddeder. Kant’ın bu bölümlerde Spinoza’yı yoğun bir biçimde ele aldığını görürüz. Çünkü Spinoza’nın sistemi dünyayı mekanik olarak açıklamakta başarılı görünmesine rağmen arka planda yine de duyulur üstü bir temele gereksinim duyar. Daha da önemlisi, Kant bu sistemi yetersiz bulur, çünkü sonuçta yaşamın biçimlendirici ve kendi kendini üreten doğasını açıklamakta yetersiz kalır. Canlı doğayı adeta taşlaşmış bir geometrik denkleme indirger. Kant’a göre geometrik bir şekil veya denklem, tamamen durağan, katı ve değişmez bir zorunluluğu temsil eder. Oysa organik yaşam, köklü bir olumsallık barındırır; yani canlılığın başka bir formda da organize olabilme ihtimali, matematiksel bir zorunluluğa indirgenemez. Kant için canlılar, durağan formüllerle açıklanamayacak kadar dinamik, kendi kendini şekillendiren ve içsel bir amaçlılık taşıyan varlıklardır. Dolayısıyla yaşamı katı bir denkleme hapsetmek, onun bu karşılıklı ve üretken doğasını tamamen gözden kaçırmak demektir.

Elbette ki Kant mekanistik sistemlerin kendilerine ait bir parça-bütün anlayışı olduğunu inkâr etmez. Fiziksel veya geometrik yasalar cansız maddenin nasıl bir araya gelip mekanik bir bütün oluşturduğunu açıklayabilir. Fakat organik yaşam söz konusu olduğunda Kant derin bir olumsallığa (rastlantısallığa) vurgu yapar: Doğanın pekâlâ başka bir biçimde yapılanması mümkündür; dolayısıyla doğanın mevcut biçimi kesin bir zorunluluk olarak karşımızda durmaz. Dahası, Kant canlı doğanın kendi varlığını parçalar ve bütün arasındaki basit mekanik bir itme-çekme ilişkisiyle değil, daha çok dinamik bir karşılıklı ilişki sayesinde de sürdürdüğünün altını defalarca çizer. Mekanik bir sistemde parçalar sadece dışsal bir güçle yan yana gelirken, organizmalar içsel bir amaçlılığa sahiptir. Parçaları birbirleri aracılığıyla ve birbirleri için var olan, kendi kendini düzenleyip üreten varlıklardır. Dolayısıyla, sadece geometrik veya mekanik yasalara dayanan bir bakış açısı; kendi parçalarını dışarıdan bir müdahale olmadan bizzat var eden ve sürdüren yaşamın bu dinamik ve organik doğasını anlamaktan uzaktır.

Peki ya doğaya bir bilinç veya niyet atfeden sistemler bu organik bütünlüğü açıklayabilir mi? Kant Canlı Madde fikrine, yani hilozoizme geçişi mantıksal olarak savunulamaz bulur. Kant’a göre, doğası gereği mekanik ve cansız olması beklenen maddeye içsel bir canlılık yüklemek, canlıların o kendi kendini üreten yapısını rasyonel bir temele oturtmaz. Aksine, yaşamın kökenine dair baştaki o asıl gizemi çözmeye çalışmak yerine, maddenin nasıl olup da kendiliğinden canlı olabildiği şeklinde çok daha derin ve içinden çıkılmaz yepyeni bir gizem yaratır. Son olarak, Canlı Tanrı veya teizm, “amaçlılığı idealizmden kurtardığı” için Kant’a felsefi açıdan en tatmin edici ve incelikli sistem olarak görünür (Kant, 1790/1987, Ak. V: 395). Bir başka deyişle, teizm amaçlılığın zeminine idrak sahibi bir zihni yerleştirmekle, canlı varlıkların hem karmaşık yapısını hem de kavranabilirliğini layığıyla ortaya koymuş olur. Buna rağmen Kant en nihayetinde, diğer üç sistem gibi teizmin de aslında teorik olarak asla kanıtlanamayacak, nihai ve duyularüstü bir gerçekliğe dair dogmatik bir şekilde nesnel bilgi iddia ettiğini savunur.

“…Bizim için, gerekirse, tüm bu nesnel iddialardan vazgeçmekten ve bunun yerine yargımızı yalnızca bilişsel yetilerimizle olan ilişkisi bağlamında eleştirel bir şekilde tartmaktan başka bir çare yoktur,”

Dipnotun en can alıcı noktası da burasıdır. Kant “bizim için” ifadesini kullanarak, doğrudan insani bakış açımızı merkeze alır ve insan zihnine sınırlarını teslim eder. Dahası, Kant gerçekliğin nihai özünü kavramaya ve şeylerin kendinde durumlarını belirlemeye yönelik tüm bu nesnel iddiaları beyhude birer çaba olarak görür. İnsan zihni için özünde bilinemez olanı hedefleyen bu tür girişimlerin tamamen terk edilmesi gerektiğini öne sürer.

İnsan zihnini kendi sınırlarına çekilmeye davet eden bu tutum, nesnelerin zihne değil, deneyim alanının insan zihninin yapılarına uymak zorunda olduğunu söyleyen o belirleyici felsefi dönüm noktasını, yani Kant’ın Kopernik Devrimi’ni anlamak için de muazzam bir önem taşır. (Bu devrimin detaylı analizi için bkz. Burak Öztürk, Kant’ın Kopernik Devrimi). Bir başka deyişle, dünyayı ancak zihnimizin mümkün kıldığı ölçüde ve deneyime dayattığı formlar ve kategoriler aracılığıyla açıklayabiliriz. Bu dogmatik varsayımları bir kenara bıraktığımızda, bizim için tamamen erişilebilir, sabit ve nihai bir gerçeklik olduğu inancından da vazgeçmiş oluruz. Bunun yerine, insan varoluşunun bilişsel yetilerimizin sınırlarında şekillendiğini kabul ederiz. Dolayısıyla Kant’ın nihai hedefi; dünya ile kurduğumuz ilişkide eleştirel yargıya yer açabilmek için, gerçeklik hakkında dogmatik ve kurucu iddialarda bulunmaktan vazgeçmektir.

Deneyimin ötesine geçme girişimlerini bir kenara bırakan Kant, aklın güvenli sınırlarını şu sözlerle çizer:

“…böylece bu amaçlılık ilkesine, dogmatik olmasa da yine de bir maksim geçerliliğinde olan ve aklın güvenli kullanımı için yeterli bir geçerlilik sağlamaktır.”

Bu son bölüm, Kant’ın tüm felsefi projesini kusursuz bir şekilde özetler: Evrenin nihai işleyişine dair temelsiz iddialarla dolu dogmatik bir metafizikten, insan zihnine ve deneyimi mümkün kılan koşullara odaklanan eleştirel bir felsefeye geçiş. Kant, temelsiz metafizik iddialar üretmek yerine, aklın doğayı incelerken yolunu bulmasını sağlayan, rehber niteliğinde bir pusula (heuristic compass) olarak sağlam ve eleştirel bir ilke, bir ‘maksim’ koyar ortaya.

Sunulan bu görüsel pusula fikri, aynı zamanda belirleyici yargıdan düşünümsel (reflektif) yargıya geçişi de simgeler. Bu pusulanın doğrudan zihnimizin ‘görü’ yetisiyle ilişkili olmasının temel bir sebebi vardır: Kant’a göre uzay ve zaman, insan görüsünün a priori, yani deneyim öncesi formlarıdır. Dış dünyaya dair her türlü nesnel deneyim, ancak nesnelerin bu formlar aracılığıyla bize verilmesiyle mümkün olur. Ulaşabileceğimiz kesin bir gerçeklik, nesnelerin ‘kendinde şey’ halleri olmadığından, geriye kalan yegâne zemin, dünyanın bu görü formları çerçevesinde deneyimlendiği insan zihnidir. Anlam bize hazır olarak sunulmaz; zihin, yargılar üretebilmek için kendi yetileri ve deneyimleri üzerine düşünmek zorundadır. Kant’ın da ifade ettiği gibi, “bir kavramın dogmatik ele alınışı belirleyici yargı için yasa hükmündedir, eleştirel ele alınışı ise yalnızca düşünümsel yargı içindir” (Ak. V: 396).

Bu ayrımı daha somut bir örnekle ortaya koymak gerekirse, sırf Tanrı onları önceden belirlenmiş bir amaç doğrultusunda yarattı diye bir kuşun kanatları olduğunu iddia etmek, dogmatik bir açıklamadan ibaret olacaktır. Buna karşın, düşünümsel ve eleştirel yaklaşım, insan zihninin kuşun kanatlarındaki yapıyı ancak ‘sanki amaçlı bir şekilde tasarlanmış gibi’ ele alarak kavrayabileceğini kabul eder. Kant’ın burada “aklın güvenli kullanımı” olarak tanımladığı şey tam olarak budur. Böylesi bir duruş, aklı belirsiz bir dini dogmatikliğe kaymaktan korurken, aynı zamanda yaşamın tüm güzelliğini, karmaşıklığını ve olumsallığını kaba birer mekanik yasaya indirgemenin de önüne geçer.

Verilen bu örnekten de anlaşılacağı üzere, Kant’ın bu birkaç cümlede başardığı şey gerçekten etkileyicidir. Teleoloji, insanın kendi sınırlarının bir itirafına, bilişsel güçlerinin sonluluğunu kabullenişine dönüşür. İnsanlık hiçbir zaman deneyimin ötesindeki o duyularüstü alana ulaşamaz ve bu yüzden zihnin sınırlarına tâbi olmak zorundadır. Canlı varlıkları ve bir bütün olarak yaşamı anlamlandırırken elimizden gelen tek şey doğayı sanki rasyonel bir amaca ve anlaşılır ilkelere göre düzenlenmiş gibi ele almaktır. Ancak bu sayede doğayı araştırmaya, anlamaya ve onun içinde yolumuzu bulmaya devam edebiliriz.

Tüm bu tartışmaların ışığında, Kant’ın devasa felsefi projesinin söz konusu 6 numaralı dipnotta muazzam bir biçimde özetlendiğini söylemek mümkündür. Nihayetinde burada asıl hayranlık uyandıran şey, dış gerçekliğe doğrudan erişebildiğimiz iddiası ya da evrenin sözde kusursuzluğu değil; insan aklının olağanüstü ama sınırlı yapısı ve bu yapının dünya içinde nasıl işlediğidir.

REFERANS

Kant, I. (1987). Critique of judgment (W. S. Pluhar, Trans.; M. J. Gregor, Foreword). Hackett Publishing Company. (Original work published 1790)


Bu yazının editörlük sürecindeki titiz katkıları ve argümanları daha güçlü kılma yolundaki değerli fikirleri için Burak Öztürk’e çok teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

Sude Kılıç

ODTÜ Felsefe Bölümü Lisans Öğrencisi Tüm Yazılarını Gör →