Kirli İş: Toplumun Uzaklaştırdığı Emek – Yüsra Ak

İşleri değerlendirirken çoğu zaman ücret, güvence ve prestij gibi ölçütler üzerinden sınıflandırırız. Oysa toplumun düşük statülü, rahatsız edici veya itibarsız bulduğu bir iş, yalnızca çalışma koşullarıyla değil, o işe yüklenen toplumsal anlamlarla da şekillenir. Dolayısıyla işle ilgili genellemeler her zaman doğrulanamaz. Çalışma sosyolojisinde “kirli iş (dirty work)” kavramına ilişkin tartışmalar tam da bu noktada, bir işin niteliğini tek bir ölçüt üzerinden değerlendirmeye karşı çıkar. Peki bir işi ”kirli” yapan nedir ve bu değerlendirmeyi kim yapar?

12 dk. okuma süresi

Çevre Sorunlarını Anlamak İçin Neden Sosyal Teoriye İhtiyacımız Var? – Onur Özkan

Kapitalizmin tarihi; fosil yakıta bağımlılık, toksik sentetik kimyasallar, nükleer enerji, büyük barajlar gibi çevre açısından en yıkıcı teknolojileri teşvik etmenin tarihidir. Bu toplumsal ilişki biçiminde yıkımı engelleyebilecek teknolojiden ziyade bunu hızlandıran teknoloji ve pazarlar gelişir. Bu nedenle çevre sorunlarını anlamak ve insanın, doğanın ve emeğin çıkarlarını savunan çözüm arayışlarını değerlendirmek ancak üretim, tüketim ve sermaye birikiminin toprak, su, hava ve gıdayla kurduğu ilişkinin üzerine yeniden düşünmekle mümkündür.

15 dk. okuma süresi

İş, Emek ve Çalışma Kavramlarının Ayrımı Üzerine – Yüsra Ak

İşin temel özelliklerinin ne olduğu üzerinde fikir birliği sağlamak zor olduğu gibi çalışmaya yüklenen anlamlar da genellikle çelişkilidir. Bu kavramlar, farklı kültürler için farklı anlamlar taşıyabilmekte ve hatta aynı kültür içinde şartlara bağlı olarak değişmektedir. Neyin iş sayılacağı, hangi faaliyet biçimlerinin bu kapsama dahil edileceği ve her birine verilecek değer aynı zamanda toplumsal ve politik bir meseledir. Bazı toplumlar, çok geniş bir iş anlayışına sahipken diğerleri bu kavramla yalnızca üretime yönelik faaliyetleri iş olarak kabul eder. Bu belirsizliğe rağmen tanımlama gereklidir. Zira işin nasıl tanımlandığı araştırmacıların işi nasıl incelediğine, işe yönelik politikaların nasıl şekillendiğine, toplumun kime ve neye işçi olarak değer atfettiğine ve işçilerin kendi işlerine nasıl yaklaştığına dair bir çerçeve sunar.

12 dk. okuma süresi

Budist Bensizlik [No-Self] Teorisi (Anatman/Anatta) — Daniel Weltman

Süreğen bir benlik, bize dair her zaman aynı kalan hiçbir şey yoktur. Bu teoriye göre, gerçeğe yakından baktığımızda, olduğumuzu düşündüğümüz türden bir benlik olabilecek hiçbir şey bulamayız. Benliğin bu reddi anatman (veya anatta) olarak bilinir. Atman ve atta, sırasıyla, “benlik” anlamına gelen Sanskritçe ve Pali kelimelerken “an-” ise bir olumsuzluk ekidir.

10 dk. okuma süresi

Kartezyen Mekanikçiliğin Ötesinde: Robert Boyle’un Kimya Felsefesi – Marina Paola Banchetti-Robino

The Chemical Philosophy of Robert Boyle: Mechanicism, Chymical Atoms, and Emergence (Robert Boyle’un Kimya Felsefesi: Mekanikçilik, Kimyasal Atomlar ve Belirim) adlı kitabımda Boyle’un yaptığı katkıların ve onun kimya felsefesinin dönemin egemen Kartezyen mekanik madde teorisiyle ilişkisinin bir analizini sunuyorum. Descartes’ın mekanik görüşünü temel alan Boyle, mekanik felsefeyi ampirik deneylere dayandırmayı başarırken aynı zamanda kimyasal özelliklerin beliren [emergent] ve indirgenemez doğasını da açıklamıştır.

10 dk. okuma süresi

Kant’ın Transandantal Pusulası: Doğanın Bir Amacı Var mı? — Sude Kılıç

Teleoloji, insanın kendi sınırlarının bir itirafına, bilişsel güçlerinin sonluluğunu kabullenişine dönüşür. İnsanlık hiçbir zaman deneyimin ötesindeki o duyularüstü alana ulaşamaz ve bu yüzden zihnin sınırlarına tâbi olmak zorundadır. Canlı varlıkları ve bir bütün olarak yaşamı anlamlandırırken elimizden gelen tek şey doğayı sanki rasyonel bir amaca ve anlaşılır ilkelere göre düzenlenmiş gibi ele almaktır. Ancak bu sayede doğayı araştırmaya, anlamaya ve onun içinde yolumuzu bulmaya devam edebiliriz.

15 dk. okuma süresi

Yapay Zekâ Çağında Tek Boyutluluğu Kırmak: Prometheus İmgesi Üzerine Düşünmek – Gizem Orçin

Prometheus (Προμηθεύς), Antik Yunanca ifadesiyle önceden bilen, öğrenen anlamlarını taşıdığı için tragedyada kahramanın kendi sonunu en başından itibaren bilip, görebilen ve eylemlerinin sonucuna katlanan trajik bir kahraman olduğu da bilinmektedir. Öyleyse Prometheus’un bu isyanı başlatmadan önce her şeyi bildiği, gördüğü ve tahmin ettiği kesindir. İnsanlığın büyük kazanımının ardındaki bu tarihsel-mitolojik anlatı, teknolojiyle çevrelendiğimiz bugünlerde üzerine tekrar düşünmeyi hak etmektedir. Özellikle Prometheus imgesini teknoloji felsefesi bağlamında yeniden düşünmek teknolojik zincirlerin yorumlanması noktasında önem taşımaktadır. 

13 dk. okuma süresi

Teleolojik Açıklamalar: Biyolojide Amaçlar, İşlevler ve Hedefler – Michael Zerella

Canlı varlıklardan söz ederken onların parçalarını sıklıkla bir amaçları, hedefleri [goal] ya da işlevleri varmış gibi betimleriz. Kemikler vücudu desteklemek için vardır. Enzimler kimyasal tepkimeleri düzenlemek için çalışır. Bağışıklık sistemi, organizmanın hayatta kalması için enfeksiyonlarla savaşır. Bu tür açıklamalar teleolojik olarak adlandırılır, biyolojik özellikleri ne için oldukları bakımından açıklarlar.

21 dk. okuma süresi

Kuantum Mekaniği ve Felsefe III: Çıkarımlar — Thomas Metcalf

Mikroskobik parçacıkları gözlemlemek şunlardan birine yol açıyor gibi görünüyor: ya parçacıkların rastlantısal biçimde bir sonuç almasına neden oluyor; ya her olası sonuç için dallanan bir dünya yaratıyor; ya da gizli değişkenler gerektiriyor ve ışıktan hızlı, yerel olmayan [nonlocal] iletişime imkân tanıyor. Parçacıklar ne tek bir yolu ne de diğerini, ne her ikisini birden ne de hiçbirini seçiyor; üstelik onları gözlemlediğimizi “biliyormuş” gibi davranıyorlar.

Üç makaleden oluşan serinin bu son bölümünde, kuantum mekaniğine dair bu görüşlerin felsefi imalarından bazılarına genel hatlarıyla değineceğiz.

11 dk. okuma süresi

Dogmatik Uykulardan Uyanmak: Hume, Kant’ı Nasıl Etkiledi? — Burak Öztürk

Hume’un Nedensellik İlkesi’ne yönelttiği eleştiri, metafizik açısından karamsar sonuçlara yol açtığı için, Kant’ı “dogmatik uykularından uyandırmış” ve Kritik projesine yönelten en önemli sebeplerden biri olmuştur. Kant, Hume’un Nedensellik ve Doğanın Tekdüzeliği ilkelerine yönelttiği iki eleştirisini Transandantal İdealizm’den yola çıkarak sentetik a priori yargıların varlığını ortaya koyarak çözmüştür.

23 dk. okuma süresi

Kuantum Mekaniği & Felsefe II: Ölçüm ve Yorumları — Thomas Metcalf

Serimizin önceki makalesinde gördüğümüz hikâye mikroskobik parçacıkların özellikleri hakkındaki gerçek deneylere karşılık geliyor. Bu deneylerin, parçacıkların kısmen bir konumda kısmen de başka bir konumda bulunabildiklerini gösterdiğini ve bu konumları ölçmenin parçacıkların diğer özelliklerini değiştirdiğini hatırlayalım. Dolayısıyla bu parçacıkların özelliklerini ölçmenin çok tuhaf bir yanı var gibi duruyor.

13 dk. okuma süresi

Soru ve Sormak Üzerine — Burak Öztürk

Modern anlamıyla felsefenin Antik Yunan toplumunda ortaya çıktığını ve diyalogların bu külliyatta önemli bir yere sahip olduğunu kabul edersek, buradan ne çıkarmalıyız? Felsefenin doğduğu yerde diyaloglar niçin bu kadar önemli bir yer tutuyordu? Bugün felsefe yaparken, diyalog kurma tutumunu örtük olarak hâlâ devam ettiriyor muyuz? Devam ettiriyorsak, bu, felsefenin özüne dair bir şey söyler mi? Ayrıca, felsefeye diyalogsal niteliğini veren şey, sormak mıdır? Buradan ne çıkar? Felsefenin özünün doğru soruları sormak olduğu mu? Öte yandan, sorular olmadan felsefe düşünülebilir mi? Peki ama, felsefi bir soru sormak, tam olarak ne anlama gelir?

13 dk. okuma süresi

Kuantum Mekaniği & Felsefe I: Yolların Süperpozisyonu — Thomas Metcalf

Size karmaşık ve sezgilerimizle çelişecek bir hikaye anlatacağız. Hikâyenin (analoji yoluyla) anlattığı gerçek dünya durumları (mikroskobik parçacık ve sistemlerin ölçümü) karmaşık ve sezgilerimize aykırı olduğu için hikayenin kendisinin de öyle olması gerekir. Evinizde bir parti verdiğinizi varsayalım. Evinizde sadece iki kapı var: ön ve arka kapı. Misafirlerin %60’ından yiyecek, %40’ından içecek getirmelerini istediniz diyelim.

7 dk. okuma süresi

Vertigo: Sarmal ve Figürleri – Hasan Cem Çal

Vertigo sarmalla ilgiliyse yalnızca bu anlamda sarmalla ilgilidir: Filmin ta kendisi sarmalın imgesinden türer ve kendini filmin içeriği üstünden, film figürleri aracılığıyla doğrular ya da “dünyevi”leştirir; idealitesini gerçeğe, “filmin gerçeği”ne dayatır diyelim. Bu bakımdan Vertigo’daki her şey eşanlı olarak sarmal ve onun figürleridir: İdealin yer yer göründüğü, kimi zaman ayna-imge gibi iş gören sureti (filmin başındaki göz-sarmal) ve ideali kavratamayan, ancak imleyen, “ideale gönderen filmsel şey”lerdir. Film denen şeyin bundan daha Platoncu bir formülasyonu olabilir mi?

16 dk. okuma süresi

Sessiz Anlatı ve Paradoksal Hakikat – Beril Üçgün

Sessiz anlatı ve paradoksun kesiştiği noktada “söylenmeyen” ile “çözülmeyen” ifadelerine biraz daha derine inmemiz gerekir. Bu iki noktanın en önemli teması askıda kalma hâlidir. Her ikisi de anlamı doğrudan vermek yerine geciktiren bir zemine koyar. Böylece daha yoğun bir yapı haline gelir. Sessizlik anlatıda nerede beliriyorsa, askıya alınmış gerilim de düşüncede benzer bir yerde ortaya çıkar. Bu nedenle bu yapılar yalnızca eksik kalanlar değil; etkisini açık ifade etmekten çok süreklilikle temellendirilmiş biçimlerdir.

9 dk. okuma süresi